Selim’in cenazesinden sonra eve döndüğümde, içimdeki boşluk kederden değil, yılların biriktirdiği o devasa meraktan besleniyordu. On iki yıl... Dile kolay, tam on iki yıl boyunca bu evin koridorunda, sonu metal bir kapıya çıkan o kısa dönemeç benim için yasaklı bölgeydi. Selim, evlendiğimizin ikinci ayında o odayı çelik bir kapıyla kapatmış, anahtarını boynundan hiç çıkarmadığı bir zincire asmıştı. "Orası benim geçmişim, benim acım. Eğer bana saygı duyuyorsan asla sorma," demişti. Sustum. Onu sevdiğim için, belki de kaybetmekten korktuğum için sustum. Ama şimdi Selim toprak altındaydı ve o anahtar mezara gitmeden önce çekmecemdeki yerini almıştı.
Ellerim titreyerek balyozu kavradım. Anahtar bendeydi ama Selim ölmeden önce kilidi içeriden bir mekanizmayla daha da sağlama almıştı; anahtar dönmüyor, kapı inatla direniyordu. İlk darbeyi vurduğumda evin sessizliğinde yankılanan o metalik ses, on iki yıllık bir esaretin kırılma sesiydi. İkinci, üçüncü darbe... Ter alnımdan süzülürken, nihayet kapının menteşesi feryat ederek yerinden oynadı. Omuz atıp içeri daldığımda, ciğerlerime dolan ilk şey ağır bir toz bulutu değil, taze lavanta kokusu ve tuhaf bir sıcaklıktı.
Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken titreyen elimle duvardaki anahtarı bulup ışığı açtım. Gördüğüm manzara karşısında dizlerimin bağı çözüldü, balyoz gürültüyle yere düştü. Odanın ortasında bembeyaz, dantellerle süslü bir bebek beşiği duruyordu. Ama asıl sarsıcı olan duvarlardı. Duvarlar baştan aşağı fotoğraflarla kaplıydı. Her yaşa ait fotoğraflar...
Bir yaşında bir bebek, üç yaşında parkta koşan bir çocuk, yedi yaşında okul önlüğüyle gülümseyen bir kız ve en sonda, on iki yaşında, tıpkı bana benzeyen o derin bakışlı genç kız Bu benim kızımdı..devamı icin sonrki syfaya gecinz...