Dışarıda, şehrin üzerine gri bir tül gibi çöken buz gibi bir Mart yağmuru yağıyordu. "Altın Koza" isimli restoranın devasa camlarından sızan sıcak sarı ışıklar, sokağın sefaletiyle taban tabana zıt bir ihtişamı müjdeliyordu. İçeride kristal kadehlerin tınısı, pahalı parfümlerin kokusu ve hafif bir caz müziği birbirine karışıyordu.
Tam o sırada kapı yavaşça açıldı. İçeriye, üzerinde yılların yorgunluğunu taşıyan, dirsekleri yamalı, etekleri yırtılmış eski bir paltoyla yaşlı bir adam girdi. Ayakkabılarından sızan çamur, restoranın pırıl pırıl parlayan İtalyan mermerlerinde kirli izler bırakıyordu.
Başgarson Mert, adamı fark ettiği anda yüzünü ekşitti. Sanki kutsal bir mabede bir günahkâr girmiş gibi hızlı adımlarla yanına yaklaştı. "Beyefendi, yanlış geldiniz galiba," dedi sesi, bir bıçak kadar keskin ve soğuktu. "Burası sizin gibiler için değil. Lütfen hemen dışarı çıkın, müşterilerimiz rahatsız oluyor."
Yaşlı adam, titreyen elleriyle şapkasını çıkardı. Gözlerinde öfke değil, derin bir hüzün vardı. "Sadece sıcak bir çorba içmek istemiştim evlat," dedi sesi kısık bir fısıltı gibi çıkarak. "Param var, ödeyebilirim."
Mert, adamın cebinden çıkardığı buruşuk birkaç banknota tiksinerek baktı. "Bu kağıt parçaları burada bir bardak su bile etmez. Rezilliği büyütmeden gidin buradan!" O sırada restoranın sahibi Selim Bey, gürültüyü duyup asansörden indi. Selim Bey, şehrin en güçlü, en kibirli adamlarından biri olarak tanınırdı. Marka takımı, altın saati ve tavizsiz duruşuyla "mükemmeliyetin" simgesiydi.
"Neler oluyor burada?" diye gürledi Selim Bey.
Mert hemen eğildi. "Efendim, bu yaşlı adam huzuru bozuyor. Hemen dışarı atıyoruz."
Selim Bey, yaşlı adama yukarıdan aşağıya bir bakış attı. Gözlerinde en ufak bir merhamet kırıntısı yoktu. "Buradaki insanların vizyonunu bozmaya hakkın yok ihtiyar. Burası bir hayır kurumu değil, seçkin bir işletme. Hemen terk et burayı," dedi.
Yaşlı adam yavaşça doğruldu. Hiçbir şey söylemedi. Sadece elini paltosunun iç cebine attı ve siyah beyaz, kenarları sararmış küçük bir fotoğraf karesi çıkardı. Onu titreyen parmaklarıyla Selim Bey’in en önündeki, henüz boş olan masanın üzerine bıraktı. Sonra arkasını döndü ve yağmura doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı.
Selim Bey, "Giderken çöpünü de yanında götür!" diye arkasından bağıracaktı ki, masanın üzerindeki fotoğrafa gözü takıldı. Bir an duraksadı. Kaşları çatıldı, sonra gözleri fal taşı gibi açıldı. Kalbinin atışının kulaklarında yankılandığını hissetti devamı icin sonrki syfaya gecinz...