On dört yıllık evlilik. İki çocuk. Dışarıdan bakıldığında düzenli, huzurlu, sıradan ama sağlam bir aile. Ben öyle sanıyordum. Meğer bazı hayatlar sessizce çatırdarmış da insan son ana kadar o sesi duyamazmış.
Her şey bir sonbahar akşamı başladı. Mutfakta mercimek çorbası kaynıyordu. Çocuklar salonda ödev yapıyordu. Kapı açıldı. Kocam içeri girdi… ama yalnız değildi. Yanında uzun boylu, bakımlı, kendinden fazlasıyla emin bir kadın vardı. Koridorda yankılanan topuk sesleri hâlâ kulaklarımda.
Kadın beni süzdü. O bakışta küçümseme vardı.
“Abartmamışsın,” dedi kocama dönerek. “Gerçekten kendini salmış. Yazık… Oysa kemik yapısı iyiymiş.”
Elimdeki kepçe yere düştü. “Affedersiniz?”
Kocam gözlerini kaçırmadan konuştu. “Boşanmak istiyorum.”
O an zaman yavaşladı. Çocuklar? Ev? On dört yıl? “Şaka yapıyorsun, değil mi?” diyebildim sadece.
“Hayır. Ben artık Miranda’yla birlikteyim,” dedi, sanki yeni bir telefon aldığını söylüyormuş gibi rahat. “Bir süre nafaka gönderirim. Sen de bir çaresine bakarsın.”
O gece bavul hazırlarken ellerim titriyordu ama ağlamadım. Çocukları uyandırdım, montlarını giydirdim ve çıktık. Annemin evine sığındık. Sonra küçük bir kiralık daire buldum. Evi satmak zorunda kaldık. Eşyalar paylaşıldı. Anılar kutulara girdi. On dört yıl birkaç imzayla bitti.
Başta düzenli para gönderdi. Bankaya her ay birkaç bin lira yatırıyordu. Sonra gecikmeler başladı. Ardından bahaneler. En sonunda tamamen sustu. Çocuklar babalarını iki yıldan fazla görmedi. Doğum günlerinde mesaj atmadı. Bayramlarda aramadı. Sadece bizi değil, onları da terk etmişti.
Zordu. Sabah erken kalkıp işe gidiyor, akşam çocukların dersleriyle ilgileniyor, geceleri faturaları hesaplıyordum. Ama her ay biraz daha güçlendim. Kendim için değil, çocuklar için ayakta kaldım. Küçük evimizi sıcak bir yuvaya dönüştürdük. Fazlamız yoktu ama huzurumuz vardı.
Aradan üç yıl geçti.
Bir cumartesi günü marketten çıkmış arabaya doğru yürüyordum. Poşetler ağırdı ama içim hafifti. Tam o sırada onları gördüm.
Önce emin olamadım. Sonra yüzünü seçtim. Eski kocam. Yanında o kadın. Ama bir şey değişmişti. Yaklaştıkça fark ettim: Üzerlerindeki o “kusursuz hayat” havası yoktu. Kadının saçları bakımsız, yüzü solgundu. Kocamın omuzları düşmüş, göbeği çıkmıştı. Birbirleriyle tartışıyorlardı.
“Bıktım artık!” diye bağırdı kadın. “Sürekli para yok diyorsun!”
“Ne yapayım? İşler kötü gidiyor!” diye karşılık verdi o.
Ben fark edilmeden geçip gidebilirdim. Ama kader bazen seni sahnenin ortasına iter. Kadın başını çevirdi ve beni gördü. Gözleri büyüdü. Kocam da dönüp baktı. Yüzü kireç gibi oldu.
Elimdeki poşetleri arabaya bıraktım ve sakin adımlarla yanlarına yürüdüm.
“Merhaba,” dedim.
Üç yıl önceki ben olsaydım sesim titrerdi. Ama şimdi dimdik duruyordum.
Kocam boğazını temizledi. “Nasılsın?”
“Gayet iyiyim,” dedim. “Çocuklar da öyle.”
Kadın dudak büktü ama eski kibri yoktu. “Sizi burada görmek ilginç.”
Gülümsedim. “Hayat sürprizlerle dolu.”
Kocam gözlerini kaçırdı. “Çocuklar… beni soruyor mu?”
O soru içimde bir şeyleri kıpırdattı ama yüzüme yansımadı. “Eskiden soruyorlardı,” dedim sakince. “Artık alıştılar.”
Kadının yüzündeki sabırsızlık belirgindi. “Hadi gidelim,” dedi ona devamı icin sonrki syfaya gecinz...