Kayınvalidem yıllar önce benim düğünümde beyaz dantelli gelinlik giyip oğluna yapışmış, bunu o gün sineye çekmiştim. Aradan zaman geçti. Geçen hafta sonu kayınbiraderimin düğününde yeni gelini “Yapabilir, dikkat et” diye uyardım. “Söz verdi, yapmaz” dedi… ama kayınvalidem yine aynı beyaz gelinlikle, kırmızı kuşakla, topuklularla, dramatik makyajla ortaya çıktı; gün boyu damadın yanından ayrılmadı, fotoğraflara çöktü, sanki asıl gelin kendisiymiş gibi davrandı. Derken fotoğrafçı “Şimdi sadece gelin ve damat” dediğinde kayınvalidem kendinden emin adımlarla oğluna yürüdü. Tam “Kim durduracak bunu?” diye içimden geçirmiştim ki fotoğrafçı bir anda kayınvalideme seslendi ve salonu buz gibi bir sessizlik sardı…
Fotoğrafçının sesi, salonun uğultusunu tek hamlede kesen bir makas gibiydi.
“Hanımefendi!” dedi, net, sakin ama tartışmaya kapalı bir tonda. “Bir saniye… Damat bey, gelin hanım… Siz bir adım öne lütfen. Diğer herkes geriye.”
Kayınvalidem, gelinliğinin eteklerini hafifçe toparlayıp dönüp baktı. O bakış… Hani bazı insanlar “Ben buranın sahibiyim” der gibi bakar ya, aynen öyle. Dudaklarını incecik bir çizgiye dönüştürüp gülümsedi; gülümseme değil, meydan okuma.
“Ben zaten damadın yanına geliyordum,” dedi, sesi şekerli ama içinde diken var. “Sonuçta… aile fotoğrafı.”
Fotoğrafçı kibar bir tebessümle başını salladı. “Elbette, aile fotoğrafları da çekeceğiz. Ama şimdi ‘gelin ve damat’ karesi. Bu, albümün en önemli sayfası. Lütfen siz… bir kenarda bekleyin.”
Bu “bir kenarda” kelimesi kayınvalidemin yüzünde küçük bir çatlak açtı. O ana kadar kimse onunla açık açık konuşmamıştı. Herkes ya gülüp geçiyor ya da “aman tadımız kaçmasın” diye susuyordu. Ben yıllar önce susmuştum. Yeni gelin az önce “Söz verdi” diye gülmüştü. Ama fotoğrafçı… o, bir an bile tereddüt etmedi.
Kayınvalidem adeta rolünü hatırlayıp yeniden sahneye çıktı. “Ay canım, ben gelinle damadı ayırmıyorum ki,” dedi. “Aksine, fotoğrafta aile sıcaklığı olsun istiyorum. Bakın, ben de beyaz giydim, uyumlu oldu.”
Yeni gelinin yüzü o an bembeyaz kesildi. “Ben… ben onu…” diye fısıldadı yanımda, cümlesini tamamlayamadı. Gözleri birden büyüdü; sanki ilk kez gerçek bir fırtınanın yaklaştığını görüyordu.
Damat, yani kayınbiraderim, normalde sakin bir adamdır. Ama o gün omuzları kasıldı. Yanına yaklaşan annesine bakarken gözlerinde bir kararsızlık belirdi: Bir yanda yıllarca süren “annem kırılır” korkusu, diğer yanda yanında duran yeni eşi.
Tam o anda fotoğrafçı bir hamle daha yaptı. Sadece kayınvalideme değil, sanki tüm salona konuşuyordu:
“Hanımefendi, bir şeyi netleştireyim,” dedi. “Bu karede gelinle damadın yanında yalnızca gelin çiçeği olacak. Başka aksesuar yok.”
Salonun ortasına bir sessizlik düştü; öyle bir sessizlik ki, arka tarafta bir kaşığın tabağa değmesi bile duyuldu. “Aksesuar” kelimesi, kayınvalidemin üzerine atılmış bir eldiven gibiydi. Onu yüzüne vurmadı, ama herkesin anlayacağı şekilde masaya koydu.
Kayınvalidemin gözleri kısıldı. “Beni mi… aksesuar dediniz?” diye sordu, sesi inceldi. Şu an ya patlayacak ya da ağlayıp mağdur rolüne yatacaktı. İkisini de yapabilecek kadar tecrübeliydi.
Fotoğrafçı gayet sakin kaldı. “Kötü bir anlamda değil,” dedi. “Sadece kompozisyon. Bu karede iki kişi var. Gelin ve damat.”
Kayınvalidem bir adım daha attı. “Ama ben annesiyim.”
Fotoğrafçı, makinesini indirdi. “O zaman size başka bir kare ayırıyorum,” dedi ve sesini biraz yükseltti. “Herkes duysun diye söylüyorum: Bir sonraki fotoğraf, ‘damat ve annesi’ fotoğrafı. Sonra ‘gelin ve kayınvalide’ fotoğrafı. Sonra tüm aile. Sırası var.”
Kayınvalidem o an durdu. Çünkü fotoğrafçı ona iki seçenek sunmuştu: Ya şimdi kenara çekilecek ve “sıraya” uyacaktı, ya da herkesin gözünün önünde düğünün akışını bozup “olay çıkaran kişi” olacaktı. Onun en sevdiği şey ilgi olsa da, itibarını kaybetmekten de korkardı devamı icin sonrki syfaya gecinz...