İki yıl önce dünyam sustu.
Bir trafik kazası… iki cümlelik bir telefon konuşması… ve sonra sessizlik. Eşimle altı yaşındaki oğlum, bir anda benden koparıldı. O günden sonra ev bir ev gibi değil, içi boşaltılmış bir kabuk gibi kaldı. Yatak odasının kapısından geçemiyordum. Her gece salondaki kanepede uyuyordum; “uyumak” denirse tabii—gözler kapanıyor, zihnim kapanmıyordu.
Hayatım işe gitmek, eve dönmek, bir şeyler yemek zorundaymışım gibi birkaç lokma almak ve tekrar kanepede sabahı beklemekten ibaretti.
Bir akşam, boş boş sosyal medyada gezinirken, yerel bir çocuk esirgeme kurumunun paylaşımı önüme düştü. Fotoğrafta dört çocuk vardı. Yan yana dizilmişlerdi ama gözleri aynı yerde değildi; her biri başka bir boşluğa bakıyor gibiydi.
Paylaşımda şu yazıyordu: “3, 5, 7 ve 9 yaşlarında dört kardeş için acilen aile aranıyor. Anne-baba vefat. Kardeşlerin ayrılmaması için çözüm bulunamadı.”
Ekranı kapattım. Ama o yüzleri kapatamadım.
O gece, içimde uzun zamandır kıpırdamayan bir şey kıpırdadı: “Bir şey yap.” Sanki evin duvarları bile bunu söylüyordu. “Zaten kaybetmişler… şimdi de birbirlerini kaybedecekler.”
Ertesi sabah, kimseye haber vermeden kuruma gittim. Karşımda yorgun gözlü bir sosyal hizmet uzmanı vardı. Dosyaları gösterdi, sistemi anlattı, gerçekleri saklamadı:
“Dördünü birden kabul edecek aile bulunamadı. Ayrı yerleştirme… en gerçekçi seçenek.”
“En gerçekçi” kelimeleri göğsüme oturdu. Ben de yıllardır “gerçekçi” davranıyordum: çalışıyor, yaşıyor gibi yapıyordum. Ama bu çocukların gerçeği, birbirlerinden koparılmaktı.
Onları ilk gördüğüm an… bir şey oldu.
En küçükleri, oyuncak bir arabayı sıkı sıkı tutuyordu. Beş yaşındaki kız çocuğu, “büyük gibi” durmaya çalışıyordu ama gözleri sürekli abisine kaçıyordu. Yedi yaşındaki, konuşmaya hevesliydi ama cümle kurmadan önce beni tartıyordu. Dokuz yaşındaki ise, omzunu duvara yaslamış, sanki “ne desen boş” der gibi susuyordu.
O an, sanki kendi evimin sessizliğine bir kapı açıldı.
Hiç tereddüt etmedim. Sesim titremedi bile.
“Dördünü de evlat edineceğim. Birlikte. Lütfen işlemleri başlatalım.”
İlk günler zordu. En küçük gece ağlıyor, “anne” diye sayıkladıkça salonun karanlığı daha da koyulaşıyordu. Büyük olanlar “baba” demiyordu; hatta adımı bile söylemiyorlardı. Sofrada tabaklarını bitirmeden kalkıyor, koridorda birbirlerine yakın yürüyüp bana uzak duruyorlardı.
Ben ise acele etmedim.
Oğlumu kaybetmiş biri olarak biliyordum: sevgi, zorla kabul ettirilen bir şey değildir. Sevgi, sabırla bekler.
Zamanla ev değişti. Buzdolabında çocuk magnetleri belirdi. Salonun köşesinde oyuncak sepeti büyüdü. Duvarlara çizilen resimler asıldı. Bazen kavga ettiler, bazen güldüler, bazen “benim” dediler, bazen “bizim”.
Bir akşam, dokuz yaşındaki çocuk, herkes uyuduktan sonra yanıma geldi. Kanepede oturuyordum. Sesini çok alçak tuttu:
“Bizi bırakmayacaksın, değil mi?”
Yutkundum. Duyduğum soru, bir çocuğun değil, bütün dünyanın sorusuydu sanki.
“Hayır,” dedim. “Bırakmayacağım.”
O gece ilk defa, kanepenin üstünde değil, evin içinde uyudum.
Aradan bir yıl geçti.
Bir sabah kapı çaldı.
Kapıyı açtığımda, elinde evrak çantası olan, düzgün giyimli bir kadın verandada duruyordu. Yüzünde aceleyle karışık bir ciddiyet vardı; sanki bir an önce söylemesi gereken bir şey vardı da gecikmekten korkuyordu.
Kendini tanıtmadı. Doğrudan sordu:
“Günaydın. Dört kardeşi evlat edinen kişi siz misiniz?”
Başımı salladım.
Kadın, çantasından kalın bir dosya çıkardı. Üzerinde isimler vardı—çocukların isimleri, tarih damgaları, resmi mühürler… Gözüm mühürlere takılınca kalbim daha hızlı atmaya başladı.
“Tanışmıyoruz,” dedi. “Ama çocukların biyolojik anne ve babasını tanıyordum. Vefat etmeden önce bir zarf ve bazı belgeler bıraktılar. Size teslim etmem gerekiyor.”
“Ne… ne demek bu?” dedim. Sesim bir anda kısılmıştı devamı icin digr syfaya gecinz...