Kasabanın en uç noktasında, rüzgârın bozkır otlarını savurduğu yalnız bir tepede küçük ama dimdik duran bir kulübe vardı. Bu kulübe, genç yaşta dul kalmış Zeynep’e aitti. Yıllar önce kocasıyla birlikte o evi kendi elleriyle, tuğla tuğla inşa etmişlerdi. Duvarlarında alın teri, kapı eşiğinde umut, pencerelerinde ise birlikte kurdukları hayaller vardı. Zeynep için o ev yalnızca bir barınak değil, geçmişinin ve onurunun son kalesiydi.
Fakat köyde son aylarda karanlık bir gölge dolaşıyordu. Kendilerine haydut demek bile hafif kalırdı; onlar korkuyla beslenen bir çeteydi. Yalnız yaşayanları tespit ediyor, sindiriyor, tehdit ediyor ve mallarını zorla devralıp gece karanlığında ortadan kayboluyorlardı. Arkalarında yalnızca küle dönmüş hayatlar bırakıyorlardı.
Zeynep’in akrabası yoktu. Ne bir kardeş, ne bir evlat… Bu yüzden çete için kusursuz bir hedefti.
Bir sabah, çete lideri Hasan ve iki adamı kapısına dayandı. Hasan, mutfak masasına oturup sanki misafirliğe gelmiş gibi çay istedi. Zeynep karşısında dimdik durmaya çalışsa da elleri titriyordu.
— “Bak kızım,” dedi Hasan alaycı bir yumuşaklıkla. “Bu evi bize devret. Tapuyu imzala, biz de sana küçük bir para verelim. Kimse zarar görmesin.”
Zeynep’in gözleri bir an duvardaki eski fotoğrafa kaydı. Kocası Mehmet’in gülümseyen yüzü sanki ona cesaret veriyordu.
— “Bu ev satılık değil,” dedi net bir sesle. “Ne parayla ne tehditle.”
Hasan’ın yüzündeki yapay gülümseme silindi. Sandalyeyi sertçe geri itti.
— “Reddetmenin sonuçları olur,” diye fısıldadı. “Çok hızlı ve çok kötü sonuçlar.”
O gün bir şey yapmadan gittiler. Ama Zeynep biliyordu: Bu, fırtına öncesi sessizlikti.
Birkaç gece sonra köpeklerin havlamasıyla uyandı. Pencereden baktığında karanlıkta üç siluet gördü. İçlerinden biri elinde bidon taşıyordu. Kalbi göğsünden fırlayacak gibi oldu. Kapıya sert yumruklar indi.
— “Son kararın ne?” diye bağırdı Hasan. “Ya şimdi imzalarsın ya da bu ev bu gece kül olur!”
Zeynep kapıyı açmadı. İçeriden seslendi:
— “Bu ev benim hayatım! Gidecek yerim yok!”
Kapı tekmeyle açıldı. Adamlar içeri doldu. Hasan bidonu işaret etti.
— “Topla eşyalarını. Sana beş dakika.”
Zeynep dizlerinin üzerine çöktü. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu ama bakışlarında hâlâ bir direnç vardı.
— “Merhamet edin… En azından başımın üstünde bir çatı bırakın.”
Adamların cevabı soğuk bir kahkaha oldu.
— “Seni kurtarmaya kimse gelmeyecek,” dedi Hasan. “Bu köyde herkes kendi derdinde.”
Tam o sırada içlerinden biri bidonun kapağını açtı. Benzin keskin kokusuyla havaya yayıldı. Tahta zemine dökülen sıvı ölüm gibi parlıyordu.
Ve o an… kapı eşiğinde bir gölge belirdi.
— “Emin misin, Hasan?”
Ses sakindi ama içinde çelik vardı devamı icin sonrki syfaya gecinz...