Bir adam beni akşam yemeğine davet etti ama yemek yerine, taşmış kirli bulaşıklarla dolu bir lavabo ve tezgahın üzerine dağılmış yiyeceklerle karşılaştım
Bir adam beni akşam yemeğine davet etti ama yemek yerine, taşmış kirli bulaşıklarla dolu bir lavabo ve tezgahın üzerine dağılmış yiyeceklerle karşılaştım. Sonra sakince, “Ne tür bir ev hanımı olduğunu görmek istiyorum. Bakalım yemek yapabiliyor musun?” dedi.
Gerçek bir randevu olması gerekiyordu. Kahve değil. Yürüyüş değil. Ciddi bir şey. Adı Serkan. Altmış yaşındaydı – sakin, kendine güvenen, asla büyük vaatlerde bulunmayan biriydi. Akşam yemeğini kendi evinde yapmayı öneren oydu.
Telefonda, “Sevim, senin için özel bir şey pişirmek isterim,” demişti. “Restoranlar gürültülü. Evde gerçekten konuşabiliriz.”
Bunu beğendim. Yemek pişirmeyi teklif eden bir adam düşünceli hissettirdi – hatta nadir bir şeydi. En sevdiği çikolataları aldım ve iyi bir ruh haliyle vardım.
İki aydır konuşuyorduk ama bu onun dairesini ilk ziyaret edişimdi. Bir ilerleme gibi geldi.
Serkan beni sıcak bir şekilde karşıladı. Bakımlı ve kendine güvenen görünüyordu. “Harika görünüyorsun,” dedi, paltomu çıkarmama yardım ederken.
Daire genişti, tavanları yüksekti, koridoru düzenliydi – ancak hava garip bir şekilde ağırdı, sanki pencereler günlerdir açılmamış gibiydi.
Oturma odasında, masanın üzerinde iki bardak bekliyordu. Başka hiçbir şey yoktu.
“Akşam yemeği yakında hazır olacak mı?” diye hafifçe sordum. “Acıkıyorum.”
“Elbette,” diye gülümsedi. “Mutfağa gel.”
İçeri girdim – ve durdum.
Lavabo, sanki günlerdir orada durmuş gibi kirli tabaklar, tencereler ve tavalarla doluydu. Yiyecekler ve market ürünleri tezgahın üzerine gelişigüzel yayılmıştı.
“İşte,” dedi Serkan memnun bir şekilde. “Her şey hazır.”
“Neye hazır?” diye yavaşça sordum.
“Gerçek hayata,” diye yanıtladı. “Sadece flört edecek birini aramıyorum. Ev işleriyle uğraşacak birini istiyorum. Bir kadının bir eve ve bir erkeğe nasıl baktığını görmek istiyorum.”
Daha da yaklaştı ve sesini alçalttı.
“Bulaşıkları bilerek bıraktım. Sözlerin önemi yok. Mutfak bana gerçekte kim olduğunu gösteriyor.”
Güzel elbisemle, etrafım dağınık bir halde, ona bakakalmıştım.
Şaka yapmıyordu.
Bir an için eski alışkanlıklar canlandı. Belki yardım etmeliyim. Belki bu normaldir. Sabırlı, anlayışlı, minnettar olmayı öğrendik.
Ve sonra bir karar verdim.
Bunu paylaşıyorum çünkü o anın ne anlama geldiğini anlamanızı umuyorum.
“Bir adam beni akşam yemeğine davet etti ama yemek yerine, taşmış kirli bulaşıklarla dolu bir lavabo ve tezgahın üzerine dağılmış yiyeceklerle karşılaştım.”
O an mutfağın eşiğinde öylece kalakaldım. Burnuma ağır bir yağ ve beklemiş yemek kokusu çarpıyordu. Tezgahta yarısı açılmış makarna paketleri, kapağı açık bir salça kavanozu, çözülmeye bırakılmış tavuk… Lavabonun içindeki tabakların kenarlarında kurumuş sos izleri vardı. Bu, “birazdan pişireceğim” dağınıklığı değildi. Bu, bilerek bırakılmış bir sınav alanıydı.
Serkan arkamda durmuştu. Nefesini omzumda hissediyordum.
“Bulaşıkları bilerek bıraktım,” demişti. “Sözlerin önemi yok. Mutfak bana gerçekte kim olduğunu gösteriyor.”
Kalbim hızlı hızlı atmaya başladı. İki aydır konuştuğum adam, telefonda sakin, ölçülü ve kibar olan adam, şu anda bana bir rol biçmişti. Üstelik bunu hiç utanmadan, gayet doğal bir şeymiş gibi söylüyordu.
“Gerçek hayata hazır mısın, Sevim?” diye sordu.
Gerçek hayat…
İçimde iki ses çarpışıyordu. Biri yıllardır tanıdığım, uslu ve uyumlu olan ses: “Büyütme. Yardım edersin. Ne var bunda? Sonuçta yemek yapılacak.” Diğeri ise daha yeni yeni güçlenen bir ses: “Bu bir yemek değil. Bu bir test. Ve sen denek değilsin.”
Serkan tezgâha yaslandı. Kollarını göğsünde kavuşturdu. “Hadi,” dedi gülümseyerek. “Göster bana nasıl biri olduğunu.”
O gülümsemede sıcaklık yoktu. Ölçen, tartan bir ifade vardı. Sanki ben bir kadın değil de, satın almayı düşündüğü bir eşya gibiydim.
Yavaşça çantamı sandalyenin üzerine bıraktım. Bir adım daha attım. Lavaboya yaklaştım. Elimi musluğa uzattım.
Serkan’ın yüzünde zafer dolu bir ifade belirdi.
Ve o an bir şey netleşti.
Musluğu açmadım.
Onun yerine yavaşça arkamı döndüm.
“Ben kim olduğumu mutfakta kanıtlamak zorunda değilim,” dedim sakin ama titremeyen bir sesle.
Serkan’ın kaşları çatıldı. “Abartıyorsun. Bu sadece küçük bir deneme.”
“Hayır,” dedim. “Bu bir deneme değil. Bu bir saygı meselesi.”
O an içimdeki korku yerini tuhaf bir berraklığa bıraktı. O daire artık geniş ve etkileyici görünmüyordu. Duvarlar soğuk, hava ağırdı. O iki boş bardak bir sahne dekoru gibi duruyordu.
“Sen benimle yemek yapmak istemedin,” diye devam ettim. “Beni çalıştırmak istedin. Daha ilk buluşmada bana bir görev verdin.”
Serkan savunmaya geçti. “Yanlış anlıyorsun. Ben ciddi bir ilişki istiyorum. Ev kurmak istiyorum. Kadının evine sahip çıkmasını isterim. Bu doğal.”
“Doğal olan karşılıklı saygıdır,” dedim. “Ciddiyet, birini sınamak değildir. Onu tanımaktır.”
Bir an sessizlik oldu. Saatin tik takları duyuluyordu. O sessizlikte yıllardır öğretilen cümleler zihnimden geçti: Sabırlı ol. Erkekler böyledir. Çok tepki verme. İdare et.
Ama artık idare etmek istemiyordum.
Çantamı aldım. Paltomu koridordan kendim aldım. Serkan peşimden geldi.
“Yani gidiyor musun? Sadece bulaşık yüzünden mi?” dedi alaycı bir tonla.
Kapıya yönelirken durdum. Ona baktım.
“Hayır,” dedim. “Bulaşık yüzünden değil. Beni küçümseyen bir zihniyet yüzünden.”
Yüzü gerildi. “Sen de fazla hassassın.”
“Belki,” dedim. “Ama en azından kendime karşı dürüstüm.”
Kapıyı açtım. Soğuk hava yüzüme çarptı. Derin bir nefes aldım. O ağır kokudan, o sıkışmış atmosferden çıkmıştım.
Merdivenleri inerken dizlerim hafif titriyordu. Asansörü beklemedim. Her adımda içimde bir şey çözülüyordu. Belki hayal kırıklığıydı. Belki iki aydır kurduğum küçük umutların yıkılışıydı.
Ama aynı zamanda bir şey daha vardı.
Gurur.
Sokağa çıktığımda telefonum çaldı. Serkan arıyordu. Açmadım. Ardından bir mesaj geldi: “Büyütmeye gerek yoktu. Bu kadar tepki vermen gereksiz.”
Ekrana baktım. Parmaklarım kısa bir an tereddüt etti. Sonra tek bir cümle yazdım:
“Ben test edilmeye değil, sevilmeye layığım.”
Gönderdim. Engelledim.
Yürümeye başladım. Sokak lambalarının altında topuk seslerim yankılanıyordu. Elimde hâlâ onun için aldığım çikolatalar vardı. Bir banka oturdum. Paketi açtım. Küçük bir parça koparıp ağzıma attım.
Acıydı. Ama güzel bir acıydı.
O an fark ettim: Bu hikâye kirli bulaşıklarla ilgili değildi. Bu hikâye, bir kadının kendini hangi noktada durduracağıyla ilgiliydi. “Belki normaldir” dediği yerde mi? Yoksa “Hayır, bu bana göre değil” dediği yerde mi?
Eve döndüğümde aynaya baktım. Elbisem hâlâ şıktı. Makyajım yerindeydi. Ama gözlerimde yeni bir şey vardı.
Kararlılık.
O akşam yalnız yemek yedim. Masayı kendim için kurdum. Mum yaktım. Sessizce oturdum. İçimde bir boşluk yoktu. Aksine, tuhaf bir huzur vardı.
Çünkü o mutfakta bulaşıkları yıkasaydım, belki ilişkiye bir şans vermiş olacaktım. Ama kendime ihanet etmiş olacaktım.
Ve bazı akşamlar, bir adamı kaybetmek değil, kendini kaybetmemek en büyük kazançtır.
O gece şunu öğrendim:
Gerçek hayat, bir başkasının kirini temizlemekle başlamaz.
Gerçek hayat, kendi değerini bildiğin anda başlar.

