Kocam Nihat, bir gün çocuğumuz olursa bebeğe kendisinin bakacağına söz vermişti. Ama doğum yaptıktan sonra benden işimi bırakmamı istedi.

Tarih: 12.02.2026 14:48

Kocam Nihat, bir gün çocuğumuz olursa bebeğe kendisinin bakacağına söz vermişti. Ama doğum yaptıktan sonra benden işimi bırakmamı istedi.

Nihat’ın en büyük hayali hep bir çocuk, özellikle de bir erkek çocuk sahibi olmaktı.
“Bahçede top oynarız, eski bir arabayı birlikte tamir ederiz… Hafta sonları maça gideriz. Tek istediğim bu,” derdi gözleri parlayarak.

Ben çocuk fikrine karşı değildim ama önceliğim kariyerimdi. Aile hekimi olabilmek için yıllarca emek vermiştim. Üstelik Nihat’tan daha fazla kazanıyordum ve evin masraflarının çoğunu ben karşılıyordum.

Buna rağmen Nihat, bir çocuğumuz olduğunda hayatımda hiçbir şeyin değişmeyeceğini ısrarla söylerdi.

Sonunda hamile kaldım. Doktor, ikiz bebek beklediğimizi söyledi.

Nihat sevinçten havalara uçtu.
“İkiz erkek mi? Hayalim iki katına çıktı!”

Bezler, uykusuz geceler, mama saatleri… Hepsini o halledeceğine söz verdi.
“Hayatım, kariyerin için çok emek verdin. Her şeyi ben üstleneceğim,” diyerek beni sürekli rahatlattı.

Bebekler doğduktan sonra doğum iznim kısa sürdü. Bir ay sonra işe geri döndüm.

Ama her yorucu 12 saatlik nöbetten sonra eve geldiğimde beni kaos karşılıyordu: Ağlayan bebekler, birikmiş bulaşıklar, taşan çamaşır sepetleri…

Nihat ise omuz silkerek,
“Bütün gün ağladılar. Vallahi ben de perişan oldum,” diyordu.

Bu durum günlük rutinimiz haline geldi. Hastanede uzun saatler çalışıyor, sonra eve gelip ikizlere bakıyordum.

Bir gece, bir kolumda bebeği sallarken diğer elimle dizüstü bilgisayarda hasta notlarını yazıyordum. Nihat sessizce,
“Bunu düzeltmenin tek yolu ne biliyor musun? Evde kalman. Kariyerinin sonu geldi,” dedi.

Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“Hayır. Bu olmayacak.”

Gözlerini devirdi.
“Ne bekliyordun ki? Tüm anneler çocuklarıyla evde kalır. Ev hanımı olan bir baba mı gördün hiç?”

İşte o an, verdiği sözlerin ardındaki gerçeği anladım.

Ve o anda kararımı verdim.

Ertesi sabah gülümseyerek karşısına geçtim:
“Tamam. İşimi bırakıyorum… Ama bir şartım var.”

“Kariyerin için çok emek verdin. Her şeyi ben üstleneceğim.”

Bu cümleyi o kadar çok duymuştum ki, artık neredeyse bir ninni gibi kulağımda çınlıyordu. Nihat’ın gözlerindeki o heyecanı, baba olma hayalini, bahçede oğluyla top oynayacağını anlatırken yüzüne yayılan gülümsemeyi unutamıyordum. Ama o gece, bir kolumda ağlayan bebeği sallarken diğer elimle hasta dosyalarını yazmaya çalıştığım an, aynı adam bana soğukkanlılıkla “Kariyerinin sonu geldi,” demişti.

Ertesi sabah mutfağa girdiğimde sakin görünüyordum. İçimdeki fırtınayı belli etmiyordum. Nihat masada oturmuş, telefonunda bir şeyler izliyordu. İkizler nihayet uyumuştu.

Karşısına geçtim.
“Tamam,” dedim yumuşak bir sesle. “İşimi bırakıyorum… Ama bir şartım var.”

Başını kaldırdı. Yüzünde zafer kazanmış birinin rahatlığı vardı.
“Ne şartı?”

“Ev bütçesini sen karşılayacaksın. Kiranın, faturaların, market masrafının, bezin, mamanın… Hepsinin.”

Yüzündeki ifade dondu.
“Şey… Sen benden fazla kazanıyorsun.”

“Evet,” dedim. “Ama madem ben evde kalacağım, o zaman tek çalışan sen olacaksın. Tüm babalar ailesine bakar, değil mi?”

Sustu. İlk kez bu kadar net bir şekilde aynayı yüzüne tutuyordum.

O gün gerçekten istifa dilekçemi yazdım. Ama göndermedim.

Bunun yerine yıllık iznimi aldım. Bir ay boyunca işe gitmeyecektim. Bunu Nihat’a “geçiş süreci” diye anlattım. O da gururla kabul etti. Sanki planı tıkır tıkır işliyordu.

İlk hafta güzeldi. Nihat sabah erkenden kalkıyor, bebeklerle ilgilenmeye çalışıyor, hatta akşamları yemek yapmaya uğraşıyordu. Ama ikinci haftada yorgunluk yüzüne çöktü. İkizler aynı anda ağladığında panikliyordu. Biri gaz sancısıyla kıvranırken diğeri acıkıyordu. Çamaşırlar birikiyor, mutfak yine dağılmaya başlıyordu.

Bir akşam salonda oturmuş, başını iki elinin arasına almış halde buldum onu. İkizlerden biri kucağımdaydı, diğeri ana kucağında huzursuzca kıpırdanıyordu.

“Bu… bu kadar zor olacağını düşünmemiştim,” dedi kısık sesle.

Sessizce yanına oturdum.
“Ben her gün bunu yaşıyordum, Nihat. Üstelik 12 saatlik nöbetten sonra.”

Gözleri doldu ama gururu izin vermedi.
“Erkekler böyle şeylere alışık değil,” dedi.

“Belki de sorun tam olarak bu,” diye karşılık verdim. “Alışık olmamak.”

Üçüncü hafta geldiğinde kredi kartı ekstresi kapıya geldi. Gelirimiz ciddi şekilde azalmıştı. Ben maaş almıyordum, onunki ise evin tüm giderlerini karşılamaya yetmiyordu. İlk kez hesap makinesini eline alıp gerçeklerle yüzleşti.

“Bu böyle gitmez,” dedi.

“Evet,” dedim sakinlikle. “Gitmez.”

O gece uzun uzun konuştuk. İlk kez gerçekten konuştuk. Hayallerinden, korkularından… Erkek çocuk isteğinin ardında yatan babasına duyduğu özlemi anlattı. Küçükken babasıyla hiç top oynayamamıştı. Hep çalışmak zorunda kalmıştı adam. Nihat, kendi çocuğuna farklı bir baba olmak istiyordu.

“Ama farklı olmak,” dedim, “eşini hayallerinden vazgeçirmeyi gerektirmiyor.”

Sessizlik oldu.

Ertesi sabah beklenmedik bir şey yaptı. İş yerini arayıp yarı zamanlı çalışma talebinde bulundu. Ben de hastanedeki yöneticimle görüştüm. Nöbet sayımı azaltabileceğimi, akademik çalışmalara ağırlık verebileceğimi söylediler.

Hayatımız bir anda mucizevi şekilde düzelmedi. Hâlâ zorlanıyorduk. Hâlâ uykusuz gecelerimiz vardı. Ama artık yük tek taraflı değildi.

Bir akşam bahçede oturuyorduk. İkizler battaniyenin üzerinde yan yana uzanmış, minik elleriyle havayı yakalamaya çalışıyordu. Nihat yere oturmuş, onlara çıngırak sallıyordu. Yüzünde o eski heyecan vardı ama bu kez yanında bir farkındalık da vardı.

Bana baktı.
“Özür dilerim,” dedi. “Sana verdiğim sözü tutmadım.”

Başımı salladım.
“Şimdi tutuyorsun.”

Gülümsedi.
“Ev hanımı baba olur muymuş, gördüm.”

İkimiz de güldük.

O an şunu anladım: Evlilik birinin kazanıp diğerinin kaybettiği bir savaş değilmiş. İki kişinin aynı takımda oynamayı öğrenmesiymiş. Bazen roller değişir, bazen planlar bozulur. Ama saygı varsa, yeniden kurmak mümkünmüş.

Telefonumu çıkarıp istifa dilekçemi açtım. Bir an ekrana baktım. Sonra dosyayı sildim.

Nihat merakla baktı.
“Ne yaptın?”

“Hiç,” dedim gülerek. “Sadece bir şartımı yerine getirdim.”

“Ne şartı?”

“Elimi hiçbir zaman bırakmaman.”

İkizlerden biri o anda ağlamaya başladı. Nihat refleksle eğilip kucağına aldı. Diğeri de peşinden mızırdanınca ben diğerini aldım. Göz göze geldik. Yorgunduk ama artık yalnız değildik.

Belki bahçede top oynayacaklardı bir gün. Belki eski bir arabayı birlikte tamir edeceklerdi. Ama en önemlisi, çocuklarımız büyüdüğünde şunu görecekti: Anneleri de babaları da hayallerinden vazgeçmemişti.

Ve gerçek aile olmanın tam olarak bu olduğunu anlayacaklardı.