“Kariyerin için çok emek verdin. Her şeyi ben üstleneceğim.”
Bu cümleyi o kadar çok duymuştum ki, artık neredeyse bir ninni gibi kulağımda çınlıyordu. Nihat’ın gözlerindeki o heyecanı, baba olma hayalini, bahçede oğluyla top oynayacağını anlatırken yüzüne yayılan gülümsemeyi unutamıyordum. Ama o gece, bir kolumda ağlayan bebeği sallarken diğer elimle hasta dosyalarını yazmaya çalıştığım an, aynı adam bana soğukkanlılıkla “Kariyerinin sonu geldi,” demişti.
Ertesi sabah mutfağa girdiğimde sakin görünüyordum. İçimdeki fırtınayı belli etmiyordum. Nihat masada oturmuş, telefonunda bir şeyler izliyordu. İkizler nihayet uyumuştu.
Karşısına geçtim.
“Tamam,” dedim yumuşak bir sesle. “İşimi bırakıyorum… Ama bir şartım var.”
Başını kaldırdı. Yüzünde zafer kazanmış birinin rahatlığı vardı.
“Ne şartı?”
“Ev bütçesini sen karşılayacaksın. Kiranın, faturaların, market masrafının, bezin, mamanın… Hepsinin.”
Yüzündeki ifade dondu.
“Şey… Sen benden fazla kazanıyorsun.”
“Evet,” dedim. “Ama madem ben evde kalacağım, o zaman tek çalışan sen olacaksın. Tüm babalar ailesine bakar, değil mi?”
Sustu. İlk kez bu kadar net bir şekilde aynayı yüzüne tutuyordum.

O gün gerçekten istifa dilekçemi yazdım. Ama göndermedim.
Bunun yerine yıllık iznimi aldım. Bir ay boyunca işe gitmeyecektim. Bunu Nihat’a “geçiş süreci” diye anlattım. O da gururla kabul etti. Sanki planı tıkır tıkır işliyordu.
İlk hafta güzeldi. Nihat sabah erkenden kalkıyor, bebeklerle ilgilenmeye çalışıyor, hatta akşamları yemek yapmaya uğraşıyordu. Ama ikinci haftada yorgunluk yüzüne çöktü. İkizler aynı anda ağladığında panikliyordu. Biri gaz sancısıyla kıvranırken diğeri acıkıyordu. Çamaşırlar birikiyor, mutfak yine dağılmaya başlıyordu.
Bir akşam salonda oturmuş, başını iki elinin arasına almış halde buldum onu. İkizlerden biri kucağımdaydı, diğeri ana kucağında huzursuzca kıpırdanıyordu.
“Bu… bu kadar zor olacağını düşünmemiştim,” dedi kısık sesle.
Sessizce yanına oturdum.
“Ben her gün bunu yaşıyordum, Nihat. Üstelik 12 saatlik nöbetten sonra.”
Gözleri doldu ama gururu izin vermedi.
“Erkekler böyle şeylere alışık değil,” dedi.
“Belki de sorun tam olarak bu,” diye karşılık verdim. “Alışık olmamak.”
Üçüncü hafta geldiğinde kredi kartı ekstresi kapıya geldi. Gelirimiz ciddi şekilde azalmıştı. Ben maaş almıyordum, onunki ise evin tüm giderlerini karşılamaya yetmiyordu. İlk kez hesap makinesini eline alıp gerçeklerle yüzleşti.
“Bu böyle gitmez,” dedi.
“Evet,” dedim sakinlikle. “Gitmez.”
O gece uzun uzun konuştuk. İlk kez gerçekten konuştuk. Hayallerinden, korkularından… Erkek çocuk isteğinin ardında yatan babasına duyduğu özlemi anlattı. Küçükken babasıyla hiç top oynayamamıştı. Hep çalışmak zorunda kalmıştı adam. Nihat, kendi çocuğuna farklı bir baba olmak istiyordu.
“Ama farklı olmak,” dedim, “eşini hayallerinden vazgeçirmeyi gerektirmiyor.”
Sessizlik oldu.
Ertesi sabah beklenmedik bir şey yaptı. İş yerini arayıp yarı zamanlı çalışma talebinde bulundu. Ben de hastanedeki yöneticimle görüştüm. Nöbet sayımı azaltabileceğimi, akademik çalışmalara ağırlık verebileceğimi söylediler.
Hayatımız bir anda mucizevi şekilde düzelmedi. Hâlâ zorlanıyorduk. Hâlâ uykusuz gecelerimiz vardı. Ama artık yük tek taraflı değildi.
Bir akşam bahçede oturuyorduk. İkizler battaniyenin üzerinde yan yana uzanmış, minik elleriyle havayı yakalamaya çalışıyordu. Nihat yere oturmuş, onlara çıngırak sallıyordu. Yüzünde o eski heyecan vardı ama bu kez yanında bir farkındalık da vardı.
Bana baktı.
“Özür dilerim,” dedi. “Sana verdiğim sözü tutmadım.”
Başımı salladım.
“Şimdi tutuyorsun.”
Gülümsedi.
“Ev hanımı baba olur muymuş, gördüm.”
İkimiz de güldük.
O an şunu anladım: Evlilik birinin kazanıp diğerinin kaybettiği bir savaş değilmiş. İki kişinin aynı takımda oynamayı öğrenmesiymiş. Bazen roller değişir, bazen planlar bozulur. Ama saygı varsa, yeniden kurmak mümkünmüş.
Telefonumu çıkarıp istifa dilekçemi açtım. Bir an ekrana baktım. Sonra dosyayı sildim.
Nihat merakla baktı.
“Ne yaptın?”
“Hiç,” dedim gülerek. “Sadece bir şartımı yerine getirdim.”
“Ne şartı?”
“Elimi hiçbir zaman bırakmaman.”
İkizlerden biri o anda ağlamaya başladı. Nihat refleksle eğilip kucağına aldı. Diğeri de peşinden mızırdanınca ben diğerini aldım. Göz göze geldik. Yorgunduk ama artık yalnız değildik.
Belki bahçede top oynayacaklardı bir gün. Belki eski bir arabayı birlikte tamir edeceklerdi. Ama en önemlisi, çocuklarımız büyüdüğünde şunu görecekti: Anneleri de babaları da hayallerinden vazgeçmemişti.
Ve gerçek aile olmanın tam olarak bu olduğunu anlayacaklardı.