Milyonerin oğlu her gece çığlık çığlığa uyanıyordu. Doktorlar çaresiz kalmıştı — ta ki dadı bir gece yastığın içini kontrol etmeye karar verene kadar.
Kasabanın dışında, eski sömürge mimarisiyle yapılmış görkemli bir konakta saat gece ikiye yaklaşıyordu. Derin sessizlik, bir anda yankılanan keskin ve umutsuz bir çığlıkla paramparça oldu. Ses koridorlarda çınladı, duvarlardan sekerek nöbetteki birkaç çalışanı ürpertti. Yine küçük Ali’nin odasından geliyordu.
Emine Hanım o çığlığı duyduğu anda yerinde donmuştu. Bu bir huysuzluk değildi; bu, canı yanan birinin sesiydi. Kapı dışarıdan kilitlenmişti, Cem Bey çoktan uzaklaşmış, “disiplin” dediği şeyin arkasına saklanmıştı. Emine Hanım, konağın ağır perdeleri arasında dolaşan ay ışığına baktı; o ışık bile bu evde üşüyor gibiydi.
Ev nihayet sessizliğe gömüldüğünde harekete geçti. Işıkların tamamen sönmesini, ayak seslerinin kesilmesini, konağın geceye özgü çıtırtılarının yerleşmesini bekledi. Sonra önlüğünün cebinden küçük el fenerini çıkardı. Kalbi hızla çarparken Ali’nin odasına doğru yürüdü. Yanındaki yedek anahtarla kapıyı sessizce açtı.
İçeri adım atar atmaz bir şeyin ters olduğunu hissetti. Oda lüks eşyalarla doluydu: ağır bir yatak, parlak komodin, duvarlarda pahalı tablolar… Ama havada ince bir metal kokusu vardı. Sanki pasla karışık ter. Emine Hanım feneri yatağa çevirdi.
Ali, yorganı dizlerine kadar çekmiş, titreyerek yatıyordu. Gözleri kocamandı, yüzü yaş içinde. Başını yastıktan uzak tutmaya çalışıyor, boynunu bükmeden öylece duruyordu. Emine Hanım yaklaşınca çocuk hıçkırarak fısıldadı:
“Emine Hanım… yastığa değince… acıyor.”
Emine Hanım yatağın başucuna eğildi. İpek yastık kusursuz görünüyordu; tek bir kırışıklık bile yoktu. Ama çocukların korkusu kusursuz görünen şeylerin içine saklanırdı. Parmağıyla yastığın kenarlarını yokladı. Normalde dolgun, yumuşak hissettirmesi gereken yerlerde sert, köşeli bir şeyler vardı. Sanki küçük taşlar… hayır, taş değil. Daha düzenli. Daha… dişli.
Bir an tereddüt etti. Eğer yanılıyorsa? Eğer gerçekten alerjiyse? Ama Ali’nin yanaklarında, kulaklarında gördüğü o izler… İçinden bir ses “Bak,” dedi. “Şimdi bakmazsan bir daha asla fırsatın olmayabilir.”
Yastığın kılıfını dikkatle açtı. İpeğin içinden bir dolgu değil, başka bir kılıf çıktı. O kılıfın da ağzı ince bir iple bağlanmıştı. Emine Hanımın parmakları titredi; ipi çözdü ve feneri içine tuttu.
Bir an için nefesi kesildi.
İçeride, küçük metal parçalar vardı. Kimi iğne ucu kadar sivri, kimi tırtıklı, kimi de sanki minik kanca gibi kıvrıktı. Hepsinin ortak yanı şuydu: baskı uygulandığında teni çizecek, delip geçecek şekilde yerleştirilmişlerdi. Üstelik parçaların arasında incecik bir tel ağ da vardı; bastırınca sıkışıp keskinleşen bir düzenek gibi.
Emine Hanım yastığı elinde tutarken bile acı hisseder gibi oldu. O an anladı: Ali yatarken başını yastığa koyduğu her gece, yüzüne ve kulaklarına görünmez bıçaklar saplanıyordu.
Karnına bir yumruk yemiş gibi sendeledi. Aklına Selin’in o yumuşak sesi geldi: “Muhtemelen alerji.” Aklına Cem Bey’in umursamazlığı geldi. Emine Hanımın gözleri karardı, ama kendini topladı. Çünkü şimdi panik değil, akıl gerekiyordu.
“Ali,” dedi fısıltıyla, “korkma. Ben buradayım. Bu gece bu yastık burada kalmayacak.”
Çocuk şaşkınlıkla baktı. Emine Hanım yastığı yatağın ucuna koyup, Ali’yi yumuşakça kaldırdı. Onu kucağına aldı; çocuk bir an bile direnmedi, sanki yıllardır böyle bir sarılışı bekliyormuş gibi Emine Hanımın boynuna yapıştı. Emine Hanım çocuğu odaya bitişik küçük oturma bölümündeki koltuğa oturttu, yumuşak bir battaniyeye sardı.
Sonra yastığı aldı, metal parçaları avuç içine dökmeden dikkatle tekrar kılıfına koydu. Bu bir delildi. Ama delil, doğru kişiye gösterilmezse kâğıt gibi yanardı.
Kapıya yöneldiğinde bir çıtırtı duydu. Koridordan… ince bir ayak sesi. Emine Hanım feneri kapatıp gölgeye çekildi. Adımlar yaklaştı. Kapının önünde bir anahtar döndü… ama kapı zaten Emine Hanımın anahtarıyla açılmıştı. Biri içeride olduğuna dair bir iz arıyor gibiydi.
Kapı aralandı.
Selin.
Yüzünde o gündüzkü gülümseme yoktu. Saçları dağılmış, gecelik gibi bir şey giymişti. Ama asıl değişen gözleriydi: soğuk, hesaplı, uykusuz. Kapıyı daha da itince Emine Hanım gölgede saklandığı yerden yastığı sımsıkı tuttu. Selin içeri süzüldü, yatağa baktı. Yastığın yerinde olmadığını fark etti.
Ve sonra, koltukta battaniyeye sarılı Ali’yi gördü.
Bir an için Selin’in yüzünde bir parça panik parladı, hemen ardından yerini öfkeye bıraktı. Fısıltıyla konuştu ama sesi bıçak gibiydi:
“Sen burada ne yapıyorsun?”
Emine Hanım gölgelerden çıktı. Feneri yakmadı; ama Selin’in gözlerinin içine baktı. “Asıl sen,” dedi sakin, “bu çocuğa ne yapıyorsun?”
Selin’in bakışı Emine Hanımın elindeki yastığa kaydı. Bir an durdu. Sonra dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “İyi niyetli bir dadı,” dedi, “fazla meraklı olunca başına iş alır.”

