“Genç gelin her gün çarşafları değiştiriyordu—ta ki kayınvalidesi battaniyeyi kaldırıp altındaki kanı görene kadar…”

Tarih: 12.02.2026 13:18

Genç gelin her gün çarşafları değiştiriyordu—ta ki kayınvalidesi battaniyeyi kaldırıp altındaki kanı görene kadar…

Oğlum Mirza, Elif ile evlendiğinde dualarımın kabul olduğunu düşündüm. Elif, bir annenin oğlu için isteyebileceği her şeye sahipti—nazik, kibar ve sonsuz sabırlı. İstanbul’da üniversitede tanışmışlardı ve bir yıl içinde Mirza onu benimle tanıştırmak için eve getirmişti.

Elif daha ilk andan itibaren herkesi etkiledi—komşuları, akrabaları, hatta kimseyi sevmeyen huysuz yaşlı komşumuzu bile. “Şanslısın Leyla,” diyorlardı bana. “Oğlunu gerçekten mutlu edecek bir kadın.” Onlara inanıyordum.

Düğünden sonra, evimin arkasındaki küçük misafir evine taşındılar. Hem onlara mahremiyet sağlamak hem de ihtiyaç duyduklarında yanlarında olmak istiyordum. Her şey mükemmel görünüyordu—Elif’in garip bir alışkanlığı dışında.

Her sabah, istisnasız, yatağı tamamen boşaltıyor; çarşafları, yastık kılıflarını, hatta yorganı bile yıkıyordu. Bazen akşamları tekrar yıkadığı oluyordu. Başta temizlik takıntısı olduğunu düşündüm ama zamanla bu durum beni huzursuz etmeye başladı.

Bir gün nazikçe sordum:
“Elif kızım, neden çarşafları her gün yıkıyorsun? Kendini yoracaksın.”

Gülümsedi, elleri çamaşır asmaktan hâlâ ıslaktı.
“Ah, önemli bir şey değil anne. Toza karşı hassasım. Temiz çarşaflar daha iyi uyumamı sağlıyor.”

Sesi sakindi ama gözlerinde kırılgan, neredeyse korkulu bir parıltı vardı. Ona inanmak istedim, fakat içimde bir şey daha fazlası olduğunu söylüyordu. Çarşaflar yeniydi ve ailede kimsenin alerjisi yoktu. Yine de konuyu kapattım.

Haftalar geçti, rutini hiç değişmedi. Bir Cumartesi sabahı pazara gidiyormuş gibi yaptım. Arabayla uzaklaştım, hatta korna çalarak veda ettim. Ama köşeye park edip sessizce arka kapıdan geri döndüm.

Misafir evine girdiğimde donakaldım. Havada ağır, metalik bir koku vardı. Yatağa yaklaştım ve battaniyeyi kaldırdım. Gördüğüm manzara midemi bulandırdı—koyu, yoğun ve eski lekeler yatağın içine işlemişti.

Kan.

Nefesim kesildi, geri çekildim. Kalbim hızla çarpıyordu. Yataklarında neden bu kadar çok kan vardı? Aklım korkunç ihtimallerle doldu. O sırada Elif’in mutfakta, hiçbir şeyden habersiz gibi hafifçe mırıldandığını duydum.

Ellerim titrerken kendi kendime fısıldadım:
“Allah’ım, burada neler oluyor?”

O anda tek bir şeyden emindim—mükemmel gelinim bir şey saklıyordu. Ve bunun ne olduğunu mutlaka öğrenecektim…

O anı asla unutamıyorum.

Battaniyeyi kaldırdığımda gördüğüm koyu lekeler gözlerimin önünde büyüdü, odanın duvarları üzerime doğru eğiliyormuş gibi hissettim. Ama beklediğim çığlık, kavga ya da bir yüzleşme olmadı. Sadece mutfaktan gelen hafif bir mırıltı… Elif, hiçbir şey olmamış gibi şarkı söylüyordu.

Derin bir nefes aldım. Panik bana yardım etmeyecekti. Mantıklı düşünmeliydim.

Yatağa biraz daha yaklaştım. Lekeler düzensizdi ama tek bir noktada yoğunlaşıyordu. Çarşaflar her gün değiştiği için üst yüzey tertemizdi; asıl izler yatağın içine işlemişti. Bu, bir anlık bir şey değil, tekrarlanan bir durumdu.

Kalbim sıkıştı. “Elif hasta mı?” diye düşündüm.

O sırada arkamdan yumuşak bir ses geldi.

“Anne?”

Olduğum yerde sıçradım. Elif kapıda duruyordu. Elinde iki fincan çay vardı. Yüzünde korkudan çok, yakalanmış bir çocuğun mahcubiyeti vardı.

Göz göze geldik. O an ikimiz de artık bir şeylerin gizli kalmayacağını biliyorduk.

“Ben… pazara gitmemiştim,” dedim titrek bir sesle. “Geri döndüm. Kapı açıktı.”

Elif başını eğdi. Çay fincanlarını komodinin üzerine bıraktı. Odanın ortasında, yatağın yanında öylece durduk.

“Gördünüz,” dedi fısıltıyla.

Sesinde bir savunma yoktu. Sadece yorgunluk vardı.

Yavaşça başımı salladım. “Elif… bu nedir?”

Uzun süre konuşmadı. Pencereye doğru yürüdü, perdeyi araladı. Güneş ışığı odaya doldu. O sert, karanlık görüntü bile ışıkta biraz daha sıradan görünüyordu.

“Size söylemek istemedim,” dedi sonunda. “Çünkü utanıyorum.”

“Utanacak ne var?” diye sordum, sesimi yumuşatarak.

Elif derin bir nefes aldı. “Ben küçükken ciddi bir kan hastalığı geçirdim. Uzun süre tedavi gördüm. Şimdi iyiyim… ama vücudum hâlâ hassas. Bazen geceleri burun kanaması yaşıyorum. Çok yoğun oluyor. Uyurken fark etmiyorum.”

Sözleri odada asılı kaldı.

“Doktora gidiyorum,” diye devam etti. “Kontrollerim düzenli. Tehlikeli değil. Ama… Mirza’in bilmesini istemedim.”

Şaşkınlıkla baktım. “Neden?”

“Çünkü daha yeni evlendik,” dedi, gözleri dolarak. “O beni güçlü, neşeli biri olarak tanıyor. Hastalık kelimesini duymasını istemedim. Yeniden o günlere dönmüş gibi hissetmekten korkuyorum.”

Bir anda her şey yerine oturdu. Her sabah telaşla yıkadığı çarşaflar… Gözlerindeki o kırılgan ifade… Sürekli tetikte oluşu…

Yatağa oturdum. İçimdeki korku yerini derin bir merhamete bırakmıştı.

“Elif,” dedim yavaşça, “bu saklanacak bir şey değil.”

“Biliyorum,” dedi. “Ama kontrol bende olsun istedim. Çarşafları yıkarsam, izleri silersem, sanki hastalık hiç yaşanmamış gibi geliyor.”

Yanına gittim. İlk kez onu gerçekten küçük bir kız gibi gördüm—güçlü görünmeye çalışan ama içinde hâlâ kırılgan bir yan taşıyan bir kız.

“Peki yatak?” dedim nazikçe. “Bunu temizlemek zor olacak.”

Utançla gülümsedi. “Her seferinde çarşafla kapatıyorum. Geçecek diye umuyorum.”

Başımı iki yana salladım. “Hayır. Böyle yaşamayacaksın.”

O an içimde net bir karar oluştu. Bu mesele korkulacak bir sır değil, birlikte çözülecek bir konuydu.

“Mirza bilmeli,” dedim yumuşak ama kararlı bir sesle.

Elif hemen başını kaldırdı. “Kızmaz mı?”

“Eğer kızarsa, o zaman onu ben karşıma alırım,” dedim hafifçe gülümseyerek. “Ama sanmıyorum.”

O akşam Mirza eve geldiğinde üçümüz mutfak masasına oturduk. Elif’in elleri titriyordu. Konuşmaya başlamadan önce bana baktı; gözlerimle cesaret verdim.

Her şeyi anlattı. Çocukluğundaki tedavi sürecini, geceleri yaşadığı kanamaları, korkularını… Mirza tek kelime etmeden dinledi.

Sonunda sandalyesini ona doğru yaklaştırdı ve ellerini tuttu.

“Bunu tek başına taşımak zorunda değilsin,” dedi sakin bir sesle. “Ben senin eşinim.”

Elif’in gözlerinden yaşlar süzüldü ama bu kez korkudan değil, hafiflemekten.

Ertesi gün birlikte yeni bir yatak aldık. Su geçirmez koruyucu bir kılıf, yedek çarşaflar… Ve en önemlisi, Elif’in doktorundan randevu tarihi.

Günler geçtikçe evdeki hava değişti. Elif hâlâ çarşafları sık değiştiriyordu ama artık panikle değil. Bazen Mirza yardım ediyordu, bazen ben. Bu küçük sır artık karanlık bir yük değil, aile içinde paylaşılan bir gerçekti.

Bir sabah bahçede çay içerken Elif yanıma geldi.

“Size kızmıştım,” dedi gülerek. “O gün geri döndüğünüz için.”

“Şimdi?” diye sordum.

“Şimdi iyi ki dönmüşsünüz diyorum.”

O an anladım ki bazen gördüğümüz şey, sandığımız kadar korkunç değildir. Karanlıkta büyüyen sırlar, ışığa çıktığında küçülür.

Genç gelin her gün çarşafları değiştiriyordu—çünkü geçmişinin izlerini silmeye çalışıyordu. Ama sonunda öğrendi ki bazı izler saklanmak için değil, paylaşılmak için vardır.

Ve o günden sonra evimizin içinde metalik bir korku kokusu değil, güvenin sessiz huzuru dolaştı. Çünkü gerçek aile olmak, kusursuz görünmek değil; en kırılgan yanını bile saklamadan yan yana durabilmektir.