Oğlum Serkan'ı erkek arkadaşımın ailesini ziyaret etmeye götürdüm ve eski odasında buldukları karşısında şok oldum. Beş yaşındaki oğlum Serkan'ı yıllardır tek başıma büyütüyorum. Eski eşim onu nadiren görüyor. Dört ay önce, çocuklara karşı özel bir sevgisi olan bir anaokulu öğretmeni olan Mustafa ile çıkmaya başladım. Tanıştığımızda, çocuklarla anında bağ kurduk. Geçenlerde Mustafa bizi ailesinin deniz kenarındaki evine huzurlu bir kaçamak için davet etti. İdeal görünüyordu, bu yüzden hevesle yola koyulduk.
Vardığımızda, Mustafa bize eski yatak odasını gösterdi. Ailesi, o ayrıldığından beri odayı olduğu gibi korumuştu. Hatta ziyaretlerinde aynı yatağı kullanmıştı. Mustafa ve ben oturma odasına yerleşirken, mutfakta ailesiyle sohbet ederken, Serkan aniden korkudan gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde merdivenlerden aşağı koştu ve elimi tutup beni kapıya doğru çekti. "Ne oldu Serkan?" diye sordum, kalbim hızla çarpıyordu. "Anne, şimdi gitmemiz gerekiyor çünkü Mustafa…" diye kekeledi, sesi titriyordu. Onu sakinleştirmek için diz çöktüm, ama o açıklama yapmadan devam etti. "Bulduğum şey şuydu"
“Bulduğum şey şuydu…” dedi Serkan, titreyen parmağıyla avucuma sıkıştırdığı küçük, tozlu bir anahtarı göstererek. Anahtarın üzerinde paslanmış bir etiket vardı; etiketin kenarına incecik bir yazıyla tek kelime iliştirilmişti: SERKAN.
Bir an, beynim bunu anlamlandıramadı. Serkan beş yaşındaydı. O anahtarı… o etiketi… kim, ne zaman, neden yazmış olabilirdi?
“Serkan, bunu nereden aldın?” dedim fısıltıyla. Sanki sesim yükselse evin duvarları bile bizi dinleyecekmiş gibi.
“O odada…” diye yutkundu. “Mustafa’nın odasında. Çekmecenin altı… benim boyumda bir yer var. Orada saklı.”
Serkan’ın eli hâlâ kapıya doğru çekiyordu beni. “Anne, lütfen… gitmemiz lazım. Mustafa… bizi tanıyor gibi.” Gözleri doldu, ama ağlamadı. Çocuklar bazı anlarda ağlamaz; sadece büyürler. Serkan o an büyümüştü.
“Tamam,” dedim. “Önce bir bakacağız, sonra karar vereceğiz. Yanımda kal.”
O anda Mustafa’nın annesinin mutfaktan gelen gülüşü duyuldu. Mustafa’nın sesi de… normaldi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Sanki Serkan’ın avucuma sıkıştırdığı o anahtar, evreni ikiye bölen bir çizgi değilmiş gibi.
Merdivenlere yöneldim, Serkan’ı kucağıma aldım. “Sakin ol,” dedim. “Kimseye çaktırmadan bakacağız.”
Üst kata çıktığımızda koridor serin ve tuz kokuluydu. Denizden gelen rüzgâr, eski ahşap pencerelerin aralığından ince bir ıslık gibi sızıyordu. Mustafa’nın eski odasının kapısı yarı açıktı. İçerisi zaman kapsülü gibiydi: aynı yatak örtüsü, aynı raflar, duvarda solmuş bir poster. Birinin yıllar önce bıraktığı nefes bile hâlâ odada asılı kalmış gibiydi.
Serkan’ı yatağın kenarına oturttum. “Neresi?” dedim.
Parmağıyla komodini işaret etti. Alt çekmeceyi çektiğimde içinden sıradan şeyler çıktı: eski bir defter, birkaç kalem, bir-iki düğme. Sonra Serkan, hiç düşünmeden eğildi ve çekmecenin tabanını hafifçe kaldırdı. Tabanda ince bir çizgi vardı; sanki ikinci bir katman. Elimle bastırınca, tahta parça bir kapak gibi açıldı.
Altında küçük bir boşluk.
Boşluğun içinde, anahtarın yanında duran bir şey daha vardı: ince bir zarflar demeti ve köşesi yıpranmış bir fotoğraf...