
Eski eşini küçük düşürmek için görkemli düğününe davet etti…
Ama kadın ikiz çocuklarıyla lüks bir arabadan indiğinde ve töreni durduran o sözleri söylediğinde herkes dona kaldı.
Rıdvan kibirli bir iş adamıydı.
Beş yıl önce ilk eşi Elif’i hiçbir vicdan azabı duymadan kapının önüne koymuştu.
Sebep mi?
Elif ona göre “fazla sıradan”dı.
Nasıl giyineceğini bilmiyordu, sosyeteye uyum sağlayamıyordu, gösterişli davetlerde parlayamıyordu. Ona göre Elif sadece ev işlerinde iyiydi.
Rıdvan ise iş ortaklarının yanında gururla sergileyebileceği bir “vitrin eşi” istiyordu.
Bir gün öfkeyle bağırmıştı:
“Defol git!
Hiçbir işe yaramıyorsun!
Başarıma zerre katkın olmadı!
Git başka bir yerde yaşa!”
Elif gözyaşları içinde, eşyalarını bir çöp poşetine doldurarak evi terk etti.
Rıdvan’ın o gece bilmediği tek bir şey vardı:
Elif hamileydi.
Beş yıl geçti.
Rıdvan daha da zenginleşti, daha da güçlendi.
Ve şimdi…
Ünlü bir siyasetçinin kızı, manken Veronika ile evleniyordu.
Bu düğün, Rıdvan’ın hayalindeki düğündü.
Gösterişli, pahalı ve herkesin konuşacağı türden…
Ama kibri onu yine ele geçirdi.
Elif’i davet etmeye karar verdi.
Adresini, şehrin kenar mahallelerinden birindeki küçük bir apartmanda buldu.
Davetiyenin içine şu notu iliştirdi:
“Düğünüme gel.
Boşa harcadığın hayatın benimle ne kadar güzel olduğunu gör.
En güzel elbiseni giy… (eğer varsa).
Yemekler benden.”
Rıdvan’ın tek istediği şey şuydu:
Elif’in yüzüne bakıp şunu söyleyebilmek:
‘Şimdi bana bak… bir de kendine bak.’
Düğün günü geldi.
Mekan, Sapanca’da göl manzaralı lüks bir bahçe oteliydi.
Konukların tamamı elit kesimdendi.
Smokinler, mücevherler, pahalı parfümler…
Rıdvan, Veronika’yı beklerken nikâh alanında duruyordu.
Ama gözleri sürekli giriş kapısına kayıyordu.
Elif’i bekliyordu.
Tam o sırada, otelin önünde siyah, son model bir araba durdu.
Kapı açıldı…
Ve Elif indi.
Ama yalnız değildi.
Elinden tuttuğu iki küçük çocuk vardı.
Elif başını kaldırdı, kalabalığa baktı…
Sonra Rıdvan’a döndü ve öyle bir cümle kurdu ki,
Nikâh durdu.
Müzik sustu.
Herkes nefesini tuttu.
Elif’in dudakları titremedi. Sesini yükseltmedi de… Ama söylediği cümle, düğün alanına bir bıçak gibi saplandı:
“Rıdvan… Bu çocuklar senin.”
Bir anlık sessizlik, sonra fısıltılar… Ön sıradaki kadınlar birbirine eğildi, erkekler şaşkınlıkla kaşlarını çattı. Fotoğrafçının parmağı deklanşörde dondu. Çiçeklerin arasından yükselen keman sesi bile sanki utanıp sustu.
Rıdvan’ın yüzü bembeyaz kesildi. Gözleri önce çocuklara, sonra Elif’e, sonra da çevredeki kalabalığa takılı kaldı. Dudakları aralandı ama sesi çıkmadı. Sanki biri boğazına görünmez bir ip dolamıştı.
Veronika ise birkaç adım geride, gelinliğinin içinde taş gibi duruyordu. Yüzündeki gülümseme, aniden kırılıp düşen bir maske gibiydi. Babası denilen o “büyük adam”ın yanında duran korumalar bile kıpırdamadan bekliyordu; ama herkesin gözleri artık sadece Elif’teydi.
Elif, ikizlerin ellerini daha sıkı tuttu. Çocuklar ürkmüş, kalabalığın arasındaki yüzleri anlamaya çalışıyordu. O sırada küçük olanı, Elif’in avucunu çekiştirip fısıldadı:
“Anne… burası bizim evimiz mi?”
Elif çömeldi, çocuğun saçlarını okşadı. “Hayır canım. Ama birazdan her şey düzelecek.”
Rıdvan nihayet kendine geldi, sert bir kahkaha atıp kalabalığa dönerek kontrolü yeniden ele almaya çalıştı. Bu kahkaha, yapaydı. Sahteydi. Ve daha çok can yakacak bir şeye hazırlık gibiydi.
“Ne diyorsun sen?” dedi dişlerinin arasından. “Saçmalama Elif. Bu düğünü mahvetmek için bir oyun mu bu?”
Elif ayağa kalktı, gözlerini Rıdvan’ın gözlerinden hiç kaçırmadan konuştu:
“O gün beni kapının önüne koyduğunda hamile olduğumu bilmiyordun. Ben de söylemedim. Çünkü söylediklerinden sonra… sana tek bir kelime bile borçlu hissetmedim.”
Kalabalıktan bir “Aaa” sesi yükseldi. Birinin düşen çatalı taş zemine çarpıp yankılandı devamı sonrki syfda...