
Lüks bir düğünde karnını doyurmak isteyen bir çocuk, gelinin kendi kayıp annesi olduğunu fark edince olduğu yerde donup kaldı…Damatın verdiği karar ise salondaki herkesi gözyaşlarına boğacaktı.
Çocuğun adı İlyas.
Henüz 10 yaşında.
Ve… kimsesi yok.
Hatırladığı tek şey şuydu:
Yaklaşık iki yaşındayken, Paris’te Sen Martin Kanalı yakınlarında bir köprünün altında yaşayan yaşlı bir evsiz — Hasan Amca — onu şiddetli bir yağmurdan sonra bulmuştu.
İlyas, kıyıya yakın bir yerde plastik bir leğenin içinde sürükleniyordu.
Konuşamıyordu.
Zar zor yürüyordu.
Sesi tamamen kısılana kadar ağlamıştı.
Küçük bileğinde sadece iki şey vardı:
• Kırmızı ipten örülmüş, eski bir bileklik
• Ve ıslanmış bir kâğıt parçası:
“Lütfen iyi kalpli biri bu çocuğa baksın.
Adı İlyas.”
Hasan Amca’nın hiçbir şeyi yoktu.
Ne evi… ne parası… ne ailesi…
Ama sevmeyi bilen bir kalbi vardı.
İlyas’ı bayat ekmekle, ücretsiz çorbalarla, boş şişeleri satarak büyüttü.
Soğuk gecelerde, pazar yerlerinde, metro girişlerinde…
Hasan Amca ona hep şunu söylerdi:
“Bir gün anneni bulursan, onu affet.
Kimse çocuğunu kalbi acımadan bırakmaz.”
İlyas annesinin yüzünü hiç bilmiyordu.
Sadece şunu hayal ediyordu:
Gençti… belki de çok gençti.
Bir gün Hasan Amca ağır hastalandı ve devlet hastanesine kaldırıldı.
İlyas tamamen yalnız kaldı.
O gün, insanların Versay yakınlarındaki bir şatoda yapılacak yılın en lüks düğününden bahsettiğini duydu.
Açtı.
Susuzdu.
Şansını denemeye karar verdi.
Girişte utangaçça durdu.
Masalar yiyecek doluydu: etler, tatlılar, içecekler…
Bir aşçı yardımcısı onu fark etti, dayanamadı ve sıcak bir tabak uzattı:
“Buraya otur, hızlıca ye. Kimse fark etmesin.”
İlyas yerken salonu izledi.
Pahalı elbiseler.
Klasik müzik.
Işıl ışıl bir dünya…
İçinden geçirdi:
“Acaba annem böyle bir hayatta mı yaşıyor?”
Derken sunucu anons etti:
“Hanımefendiler, beyefendiler… gelin geliyor!”
Merdivenlerde beyaz gelinliğiyle bir kadın belirdi.
Uzun, siyah, dalgalı saçlar…
Zarif bir gülümseme…
Ve İlyas donup kaldı.
Onu sarsan güzelliği değildi.
Bileğindeki kırmızı bileklikti.
Aynı ip.
Aynı düğüm.
Aynı yıpranmışlık.
Titreyerek ayağa kalktı, yaklaştı ve fısıldadı: “Hanımefendi… o bileklik… siz benim annem misiniz?”
Salonda derin bir sessizlik çöktü…
Salonda bir an için nefesler tutuldu. Klasik müzik sanki uzaktan geliyordu artık; herkesin gözü, elinde tabakla titreyen o çocuğa ve merdivenlerin başında beyazlar içindeki geline kilitlenmişti.
Gelin, önce ne dendiğini anlamamış gibi baktı. Sonra İlyas’ın işaret ettiği bileğine… kırmızı ipli bilekliğe… bakışı değdi. Bir saniye sürdü. Ardından yüzü bembeyaz kesildi.
Elini bileğine götürdü. Sanki onu saklamak ister gibi avucuyla örttü. Ama saklayamadı… çünkü aynı anda, sanki yıllardır içine gömdüğü bir şey boğazına düğümlenmişti.
İlyas, bir adım daha attı. Duyduğu tek şey kendi kalbinin gürültüsüydü.
“Lütfen…” dedi, sesi kısık çıktı. “Hasan Amca… beni böyle bulmuş… Bileğimde bu vardı… Bu bileklik… sizde de var…”
Gelin, dudaklarını araladı ama ses çıkmadı. Gözleri doldu. Salonun ön sıralarından bir kadın fısıldadı: “Bu çocuk nereden çıktı?” Bir başkası: “Düğünde dilenci mi olurmuş?” diye homurdandı.
Tam o sırada damat, masaların arasından hızlı adımlarla gelmeye başladı. Üzerindeki şık takım elbise, yüzündeki gerginliğe engel olamıyordu. Gelinin yanında durdu. Bir an, İlyas’a sertçe bakacak sandı herkes.
Ama damat, önce çocuğun çıplak ayaklarına, sonra sırma gibi ama yamalı kıyafetine baktı. Sonra gözlerini kaldırıp İlyas’ın yüzündeki o korkuyla karışık umuda taktı.
“Adın ne senin?” dedi.
“İlyas…” dedi çocuk.
Damatın kaşları hafifçe çatıldı. “İlyas…”
Gelin, birden nefes alır gibi oldu. Elini göğsüne bastırdı. “O… olamaz…” diye fısıldadı. Sonra kendi kendine konuşur gibi: “Ben… ben onu…” Kelimeler boğazında kaldı, gözyaşı bir çizgi gibi yanağından indi.
İlyas, şaşkınlıkla gelinin yüzüne baktı. Onu ilk kez bu kadar yakından görüyordu. Yüz hatlarını ezberlemek ister gibi… “Siz… siz beni bıraktınız mı?” diye sordu. “Neden?”
Salonun ortasında bu soru yankılanınca, birkaç davetli rahatsızca kıpırdandı. Damat, gelinin kolunu tuttu. “Nefes al,” dedi alçak sesle. “Buradayım.”
Gelin, gözlerini kapatıp açtı. Sanki yıllar önceki bir geceyi yeniden görüyordu. Sonunda, titreyen bir sesle konuştu:
“Benim adım… Elif,” dedi. “Ben… seni bıraktığımda… on dokuz yaşındaydım.”
İlyas’ın gözleri büyüdü.
Elif devam etti. “O gün yağmur vardı. Çok… çok şiddetliydi. Ben sana sarılmıştım… ve ben…” Cümlesi kırıldı. Damat başını eğdi, sanki bir sır paylaşılır gibi devamı sonrki syfda...