
Tekerlekli sandalyede oturan yoksul bir yaşlı kadına öğle yemeği aldım ve son 3.000 TL’mi verdim. Ertesi sabah… siyah, lüks bir arabada beni bekliyordu.
50 yaşında bir kadınım.
Geceleri çalışıyorum.
Hayatım vardiya, yorgunluk ve “bir gün daha nasıl geçecek?” sorusundan ibaret.
Geçen hafta, sabaha karşı eve dönerken onu gördüm.
Metro girişinin yanında, tekerlekli sandalyesinde küçücük kalmış, sanki biri onu oraya bırakıp unutmuş gibiydi.
Üzerinde düzgün bir mont yoktu.
Soğuktan dudakları morarmıştı, elleri titriyordu.
İçim sıkıştı.
Yanına gittim.
“Donuyorsunuz,” dedim.
Gözlerini kaldırdı, sesi zar zor çıkıyordu:
“Bir şeyler yemem lazım kızım… en ucuzu neyse…”
Gitmeliydim.
Ama gidemedim.
Ona yemek aldım.
Birlikte oturduk, birkaç dakika konuştuk.
Kalkarken cüzdanımı açtım.
Son param olan 3.000 TL’yi eline bıraktım.
O para çocuğuma alacağım hediyeydi.
Yerine nasıl koyacağımı bilmiyordum.
Ama onu orada aç bırakmak daha ağır geldi.
Paraya sanki dünyadaki en değerli şeymiş gibi baktı.
Sonra parmaklarını üstüne kapatıp fısıldadı:
“Bunu yapmamalıydın…”
Gülümsedim, vedalaştım ve eve gittim.
Ertesi sabah…
Yine vardiya çıkışı…
Metroya yaklaşırken girişin önünde park etmiş uzun, siyah, lüks bir araba gördüm.
Yanından geçerken arka kapı açıldı.
İçimdeki kan dondu.
Arabanın içinde aynı yaşlı kadın oturuyordu.
Ama bu kez bambaşkaydı.
Özel dikim bir palto, kusursuz saçlar, sakin ama insanı ürperten bir bakış…
Bana baktı ve tek bir cümle söyledi:
“Bin arabaya… Dün yaptığının bir bedeli var. Ödeme zamanı.”
Arabanın kapısı açık kaldı. İçeriden gelen sıcak hava yüzüme vurdu; dışarıdaki ayaz bir anda anlamsızlaştı. Bir an “Yanlış görüyorum” diye düşündüm. Aynı yüzdü. Aynı gözler… ama sanki yıllar geri alınmış gibiydi. Üzerindeki palto, bileğindeki inci gibi parlayan saat, yan koltukta duran deri çanta… Hepsi yerli yerindeydi; sanki beni beklemek onun günlük rutiniymiş gibi.
“Ben… sizi…” diye kekeledim. Dilim damağıma yapışmıştı.
“Bin,” dedi tekrar. Sesi yumuşak ama tartışma kaldırmayan bir tondaydı. “Çok vaktim yok.”
İçimde iki ses kavga ediyordu: Biri “Koş!” diyordu, diğeri ise “Cevabını al.” Sonunda bedenim kendi kendine hareket etti. Kapının kenarına tutundum, bir adım attım ve içeri oturdum. Kapı sessizce kapandı. Şoför hiçbir şey söylemeden aynadan bana baktı, sonra aracı yumuşak bir hareketle yola çıkardı.
Arabanın içi bir oturma odası gibi kokuyordu; deri ve hafif bir parfüm… Yaşlı kadın bana döndü. Gözleri dün geceki kırgın bakıştan daha keskin, daha canlıydı.
“Adın ne?” diye sordu.
Sanki sorguya çekiliyormuşum gibi hissettim. “Aylin,” dedim. “Peki siz… siz kimsiniz?”
Kadın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme taşıdı. “Dün sana adımı söylemedim. Çünkü ad bazen yük olur.” Sonra çantasından küçük bir kart çıkardı. Üzerinde sadece iki kelime yazıyordu: Selma Hanım.
Kartın altındaki kabartma logo gözümü aldı: Bir vakıf amblemi. Yanında da bir adres.
“Bu… bir vakıf mı?” dedim.
“Evet,” dedi. “Ama mesele vakıf değil. Mesele senin dün yaptığın şey.”
Kalbim hızlandı. “Ben sadece… elimden geleni yaptım.”
“Sen sadece para vermedin,” dedi. “Sen bir karar verdin. Kendini zor durumda bırakacak bir karar.” Parmaklarıyla koltuğun kenarına vurdu, sanki ritim tutar gibi. “İnsanların çoğu yardım ederken bile kendini güvenceye alır. Sen almadın.”
Camdan dışarı baktım. Sokaklar kayıyordu. Metro girişi geride kalmış, semt değişmişti bile. Nereye gidiyorduk?
“Beni nereye götürüyorsunuz?” dedim. Sesim istemsizce sertleşti devamı sonrki syfda...