
Anne ve baba kızlarını Arap bir milyarderle evlendirdiler, ancak ertesi gün kızlarının artık hayatta olmadığını öğrendiler: kederli anne ve baba sebebi öğrendiklerinde dehşete düştüler
Teresa hiçbir zaman zenginliğin peşinde koşmamıştı. Sadece istikrar ve yanında kendini güvende hissedebileceği birini istiyordu. Hayatına o girdiğinde - Doğu'dan olgun, kendine güvenen, kusursuzca kibar bir adam - her şey gerçek olamayacak kadar mükemmel görünüyordu.
Ona çok güzel kur yaptı. Kaba vaatler olmadan, baskı yapmadan. Sakince konuştu, gözlerinin içine baktı ve her zaman sözünü tuttu. Birkaç ay sonra evlenme teklif etti. Gösterişsiz, kalabalık olmadan - sadece dedi ki:
— Karım olmanı istiyorum.
Teresa kabul etti.
Düğün hazırlıkları onu tamamen büyüledi. Yeni bir şehir, sıcak hava, lüks bir ev, hizmetçiler, şoförler, güvenlik. Her şey Doğu masalına benziyordu.
Düğün arifesinde kına gecesi vardı. İki aileden kadınlar bir odada toplandı. Teresa'nın ellerine ve ayaklarına desenler çizdiler, şarkılar söylediler, evlilik, sabır ve eşin rolü hakkında öğütler fısıldadılar. Biraz gergindi ama bunu büyük günün heyecanına bağladı.
Düğün mükemmeldi. Beyaz bir elbise, altın, müzik, yüzlerce misafir. Kocasının yanında durdu ve hissetti: İşte buydu - yeni bir hayat.
Ama ertesi sabah Teresa çoktan ölmüştü.
Önce herkese bunun bir kaza olduğu söylendi. Sonra sağlığının aniden bozulması olduğu söylendi. Belgeler hızla işlendi. Çok hızlı.
Anne babaya ancak cenazeden sonra haber verildi.
Ve ancak gerçeği öğrenmeye çalıştıklarında herkesi dehşete düşüren bir şey ortaya çıktı…
Teresa’nın annesi Elif, telefonun diğer ucundaki soğuk sesi ilk anda anlayamadı. Sanki kelimeler havada asılı kalmış, anlamı yolda kaybolmuştu.
— Başınız sağ olsun… Kızınız… bu sabah…
Elif’in eli titredi, telefon parmaklarının arasından kayacak sandı. Yan odada babası Haluk, düğünden kalan valizleri toparlıyordu. Daha dün kızını gelinlikle görmüş, “Korkma kızım, iyi bir adam” diye içini rahatlatmıştı. Elif’in yüzünün rengi çekilince Haluk hemen yanına geldi.
— Ne oldu?
Elif konuşamadı. Sadece telefonu uzattı. Haluk sesi duyunca önce dondu, sonra bir anda “Hayır!” diye bağırdı, sanki o hayırla kaderi geri itebilirmiş gibi.
Bir saat içinde havalimanına koştular. Uçakta yan yana oturdular ama birbirlerine bakamadılar. Elif’in zihninde Teresa’nın kına gecesi vardı: kadınların fısıltıları, “sabır”, “eşin rolü”, “itaat” kelimeleri… O an kulağına tuhaf gelmişti ama “kültürleri farklı” diye susturmuştu kendini. Haluk ise düğünde damadın gözlerini hatırlıyordu; gülümseyen ama içi okunmayan, sanki her şey önceden yazılmış gibi emin bakan gözleri.
Şehre vardıklarında onları havaalanında siyah takım elbiseli iki adam karşıladı. Adlarını söylediler, pasaportlarını alıp “Biz sizinle ilgileneceğiz” dediler. Elif içgüdüsel bir ürperti hissetti.
— Kızımız nerede? diye sordu.
Adamların yüzü kımıldamadı.
— Her şey düzenlendi. Rahatsız olmayın.
“Düzenlendi.” Bu kelime Elif’in içine taş gibi oturdu. Teresa bir eşya mıydı da “düzenleniyordu”?
Villaya girdiklerinde ev, düğünden kalan çiçeklere rağmen mezar gibi sessizdi. Duvarlarda dev tablolar, yerde kalın halılar, her köşede kameralar. Bir köşede iki güvenlik görevlisi, gözlerini onlardan ayırmadan duruyordu. Haluk bir an öfkeyle öne atıldı devamı sonrki syfda...