
Yaşlı teyze her gün 4 yetimi besledi. 15 yıl sonra minnetle geri döndüler!
Kader bazen en ince ipekleri en kaba çuvalların içine saklamayı severdi. Anadolu’nun haritada bile zor bulunan, tozun ve sıcağın hâkim olduğu Yanıklar köyünde, öğle güneşi köy meydanının üzerine erimiş bir altın gibi dökülüyordu. Kerpiç evlerin sıvsız duvarlarını ve yoldaki derin çatlakları acımasızca aydınlatıyordu. Normalde bu saatlerde köyde duyulacak tek ses uzaktaki bir traktörün hırıltısı ya da bir sokak köpeğinin tembel havlaması olurdu. Ancak bugün köyün kaderi tekerleklerin üzerinde gelmişti.
Ufuk çizgisinde beliren ve toz bulutlarını yararak gelen konvoy köyün alışık olduğu türden değildi. Bunlar jandarmanın devriye araçları ya da şehre yolcu taşıyan minibüsler değildi. Gövdeleri cilalı birer ayna gibi parlayan, lastikleri asfalt yüzü görmemiş bu bozuk yollara hakaret edercesine kusursuz, simsiyah lüks otomobillerdi. Üç tane siyah sedan askeri nizamla köy meydanına girdi. Motorlarının sesi bile farklıydı; tehditkâr ve güçlü bir hırıltı çıkarıyorlardı.
Siyah sedanlar köy meydanına girince, Yanıklar’ın öğle sıcağı bile bir an duraksadı sanki. Toz bulutu kerpiç duvarlara yapıştı, tavuklar telaşla sağa sola kaçıştı. Kahvenin önünde gölgede oturan ihtiyarlar, çay bardaklarını yarım kaldırmış halde öylece kalakaldı. Çocukların fısıltısı kesildi, bir tek rüzgârın kuru yaprakları sürüyen sesi duyuldu.
İlk araba kahvenin önünde durdu. Ardından ikincisi, üçüncüsü… Kapılar aynı anda açılmadı; önce ortadaki arabadan bir adam indi. Üzerindeki takım elbise bu köyün toprağını tanımıyordu; ayakkabısı bir an bile yere değse kirlenmesin diye sanki hava yastığı üzerinde yürüyordu. Adam etrafa baktı; gözleri meydanı değil, meydanın içindeki bir anıyı arıyordu.
Sonra diğer kapıdan bir kadın indi. Saçları toplanmış, yüzünde sert ama yorgun bir ifade… Arkasından iki genç daha; biri uzun boylu, iri omuzlu, diğeri daha narin ama gözleri pırıl pırıl. Ve en sonda, üçüncü arabanın kapısı açıldı: gri saçlı, yüzü güneşten kavrulmuş bir adam… Köyün insanına benzemezdi ama gözlerinde bu toprağın dili vardı.
Köylüden biri, “Hayırdır… kime geldiniz?” diye seslendi. Ses, kahvenin önündeki taşlara çarpıp geri döndü.
Takım elbiseli adam, “Fatma Nine…” dedi. “Fatma Nine nerede?”
O isim, köyün üstüne taş gibi düştü. Çünkü Fatma Nine, Yanıklar’ın hafızasıydı. Kimin düğününde kim ağlamış, kimin evine hangi gece ateş düşmüş bilirdi. Ama en çok da şu bilinir: Fatma Nine, her gün dört yetimi beslemişti. O dört çocuk, yıllar önce köye gelen bir felaketin ardından birdenbire ortada kalmıştı. Babaları maden ocağında göçükte, anneleri bir haftada tükendiği söylenen bir hastalıkta gitmişti. Köyde herkes acımış ama herkesin acıması iki gün sürmüştü; sonra hayat yine kendi derdine dönmüştü devamı sonrki syfda...