
Evlendiğimiz an her şey değişti. Kocam gerçek yüzünü gösterdi ve beni öncelik olmaktan çıkardı.
Yemek yerken annesi aradığında, ben cümlemin ortasında olsam bile telefonu açardı.
Birlikte planlarımız varken, annesi aniden “bir lambayı taşımama yardım et” dediğinde, planlarımız iptal olurdu.
Bir evlilik yıldönümümüzde, “Annem kendini yalnız hissediyor” diyerek yemeği yarıda kesip gitti.
Bunu konuşmaya çalıştığımda hep geçiştirdi:
“Beni o büyüttü.”
“O benim her şeyim.”
Ben de sustum.
Defalarca.
Sonra büyükannem vefat etti ve bana bir miktar para bıraktı.
İşte o zaman kocamın aklına bir fikir geldi.
“Neden bir araba almıyorsun?” dedi.
“Ben kullanırım. Seni işe ben götürürüm. İşlerimizi hallederiz. Hayatımız kolaylaşır.”
Tereddüt ettim.
Ama ardından şunu ekledi:
“İyi eşler böyle yapar. Kocalarını destekler.”
Ben de kabul ettim.
Arabayı aldım.
Tamamını ben ödedim.
Yaklaşık 600.000 TL.
İlk iki hafta beni işe gerçekten o götürdü.
Sonra annesi de arabaya binmeye başladı.
Markete.
Doktora.
Arkadaşlarıyla öğle yemeğine.
Çok geçmeden ben yine toplu taşımaya döndüm — duraklarda ayakta beklerken — kocam ise parasını benim ödediğim arabayla annesinin her isteğini yerine getiriyordu.
Üçümüz birlikte arabaya bindiğimizde mi?
“ANNE, ÖNE OTUR,” derdi.
“Bunu hak ediyorsun. Hayatımdaki BİR NUMARALI KADIN sensin.”
Ben de sessizce arka koltuğa geçerdim.
İşte o an anladım:
Ben onun eşi değildim.
Ben fazlalıktım.
Bu benim son damlamdı.
Ağlamadım.
Bağırmadım.
Ona bir ders vermek için bir plan yaptım.
Üç ay sürdü.
Ama fazlasıyla değdi.
O gün bir cumartesiydi.
Üçümüz birlikte bir doğum günü yemeğine gidecektik.
Her zamanki gibi, kocam annesi için ön kapıyı açtı.
“Anne, sen öne geç.”
Arka koltuğa uzanmadan önce gülümsedim.
“Ah, bir dakika,” dedim sakin bir sesle.
“Gitmeden önce küçük bir sürprizim var. Garaja bak. Beyaz bir kutu var.”
İkisi de arabadan indi, kutuyu almaya koştular…
Henüz başlarına ne geleceğinden haberleri bile yoktu.
Garajın kapısı gıcırdayarak açılırken ikisinin de yüzünde aynı aceleci ifade vardı. Kayınvalidem “Beyaz kutu nerede?” diye homurdandı, kocam ise etrafa bakınırken sabırsızca anahtarları şakırdatıyordu. Ben arabada, arka koltukta dimdik oturuyor, aynadan onları izliyordum. Nabzım hızlıydı ama yüzüm sakindi. Üç ay boyunca her ayrıntısını düşünmüştüm; şimdi tek bir yanlış kelime, tek bir gereksiz hareket, her şeyi bozabilirdi.
Kutuyu ilk gören kocam oldu. Garajın sağ köşesinde, üzerine kocaman kırmızı bir kurdele geçirilmiş, gerçekten de bembeyaz bir kutu duruyordu. Sanki pahalı bir hediye paketlenmiş gibi… Kayınvalidem gözlerini kısarak yaklaştı.
“Ne bu şimdi?” dedi.
Kocam, kurdeleyi çekip çözdü. Kutunun kapağını kaldırırken yüzündeki merak bir anlığına heyecana dönüştü. Belki içinde yeni bir telefon, pahalı bir saat ya da annesine alınmış bir takı bekliyordu. Ama kapağı tamamen kaldırdığı an, yüzündeki o ifade dondu. Dudakları aralandı. Gözleri büyüdü.
Kutunun içinden bir hediye değil, düzgünce yerleştirilmiş belgeler çıktı: bir dosya, birkaç zarf, bir de en üstte şeffaf bir poşete konmuş anahtarlar… Anahtarlığın üzerinde minik bir etiket vardı: “Yedek”.
Kocam poşeti kaldırdı, anahtarları eline aldı. Bir an, gerçekten anlamamış gibi baktı. Sonra dosyayı açtı. İlk sayfayı gördüğü an nefesi kesildi devamı sonrki syfda...