
Doğumdan sonra hastaneden yeni çıkmıştım; vücudum ağrıyordu, bacaklarım titriyordu. Yeni doğmuş kızım göğsüme yaslanmış, derin derin uyuyordu. Bir hemşire beni tekerlekli sandalyeye oturttu ve usulca,
“Eşiniz sizi eve götürmek için burada mı?” diye sordu.
Kalbim sıkışarak hastane girişini taradım.
Murat orada değildi.
On dakika sonra telefonum çaldı.
“Ece, otobüsle eve git,” dedi Murat sabırsız bir sesle. “Şu an meşgulüm.”
Donakaldım.
“Murat, daha yeni doğum yaptım. Zar zor ayakta durabiliyorum.”
Sanki büyük bir yükmüşüm gibi abartılı bir iç çekti.
“Abartma. Otobüs durağı hastanenin hemen dışında. Şoföre annemle kız kardeşimi dışarıda sıcak bir yemeğe götürmesini söyledim; açlar.”
Başka bir şey söyleyemeden telefon yüzüme kapandı.
Birkaç dakika sonra Murat’ın siyah, lüks arabasının hastane kapısının önünden geçip gittiğini gördüm. Camları koyu renkti ama yine de annesinin kahkahasını, kız kardeşinin telefonuyla video çektiğini ve Murat’ın arka koltukta rahatça yaslanmış hâlini seçebiliyordum.
Hiçbiri bana dönüp bakmadı bile.
Titreyen ellerimle paltomu daha sıkı sardım, bebeğimi göğsüme bastırdım ve ağır adımlarla otobüs durağına yürüdüm. Yolculuğun her sarsıntısı bir ceza gibiydi. Bazı yolcular acıyarak baktı, bazıları fısıldaştı. Birkaç kişi yerini teklif etti. Utancımı sessizce içime gömdüm.
Eve vardığımda kızımı beşiğine yatırdım ve sonunda ağlamama izin verdim.
Murat’ın bana böyle davranması ilk değildi. Kendi girişimi para kazanmaya başladığından beri tamamen değişmişti; lüks arabalar, pahalı restoranlar, gösterişli hayatlar… Ve sürekli bana,
“Bensiz hiçbir şey olmazdın,”
diye hatırlatıyordu.
Ama sormaya hiç zahmet etmediği bir şey vardı:
O ilk paranın aslında nereden geldiği.
İki saat sonra telefonum durmadan titremeye başladı. Murat’tan, annesinden, kız kardeşinden aramalar ve mesajlar… Onlarca cevapsız çağrı.
Şaşkınlıkla birini açtım.
“Ece!” diye telaşla bağırdı Murat. “Neredesin? Az önce korkunç bir şey oldu!”
Ben cevap veremeden annesi telefonu kaptı.
“Bana hemen doğruyu söyle!” diye bağırdı. “Sen gerçekte kimsin?”
Tam o anda telefonumun ekranında bir flaş haber bildirimi belirdi:
Murat’ın şirketi, büyük yatırımcıların tüm fonlarını aniden çekmesinin ardından iflas ilan etmişti.
Uyuyan kızıma baktım.
O gün ilk kez içimde gerçek bir sakinlik hissettim.
Ve gülümsedim.
Telefonu kulağımdan yavaşça indirdim. Annemin yıllar önce öğrettiği o cümle aklıma geldi: “Bazen en büyük güç, hiçbir şey söylememektir.” Ben de sustum.
Murat’ın annesi hâlâ bağırıyordu, kelimeleri birbirine dolaşıyor, sanki sesi yükseldikçe gerçeği ezip geçebileceğini sanıyordu.
“Konuş! Sen kimsin? Ne yaptın oğluma?!”
Murat araya girmeye çalıştı. “Anne, dur— Ece, neredesin? Eve misin? Şu an herkes… herkes panikte.”
Sakin bir sesle, “Evet,” dedim. “Evimdeyim.”
Murat’ın nefesi hızlandı. “İyi. Sakın bir yere gitme. Geliyorum. Konuşmamız lazım.”
Gülümsedim ama bu gülümseme yüzümde değil, içimdeydi. “Elbette,” dedim. “Konuşmamız lazım.”
Telefon kapandığında ev bir anda çok sessizleşti. Sadece kızımın nefes alışını duyuyordum; düzenli, güvenli, masum. Beşiğin kenarına eğildim, minik parmaklarını gördüm. Dünyayı bilmiyordu. Ama ben biliyordum: bazı insanlar sevilmeyi, bazıları ise sahip olmayı isterdi. Murat, beni yıllardır bir “eş” gibi değil, bir “aksesuar” gibi taşımıştı.
Ve şimdi aksesuar konuşacaktı.
Mutfak tezgâhının üzerinde hastaneden getirdiğim evraklar duruyordu. Doğumdan çıkmış bir kadının eline zorla tutuşturulan bir sürü kâğıt… Ama aralarında bir tane daha vardı. İnce, sıradan bir zarf. Hastaneden değil, avukatımdan gelmişti. Zarfı daha önce açmış, içindeki evrakı bir kez okumuş, sonra tekrar kapatıp saklamıştım. Çünkü bunun zamanı değildi.
Şimdi zamanıydı.
Zarfı açtım. İçindeki belgeyi masaya koydum. Belgeye bakarken içimde tek bir korku yoktu. Çünkü yıllar önce, Murat’ın “bensiz hiçbir şey olmazdın” cümlesini ilk kez duyduğum gün, gelecekte bir gün onun “bensiz her şey yıkılır” demek zorunda kalacağını hissetmiştim.
Kapı zili çaldığında saat akşamüstüne dönmüştü. Kızım hâlâ uyuyordu. Ben ise sanki bütün ömrüm boyunca bu ana hazırlanmış gibi dingindim.
Kapıyı açtığımda Murat karşımdaydı. Üzerinde pahalı bir takım elbise vardı ama ilk kez o kumaşın ona yakışmadığını gördüm. Gözlerinin altı çökmüş, alnında ter birikmişti. Arkasında annesi ve kız kardeşi de vardı; yüzleri gerilmiş, gözleri öfke ve korku karışımı parlıyordu devamı sonrki syfda...