
“Beni evlat edinin… Oğlunuzu iyileştirebilirim.”
Öğleden sonra güneşi parkı altın rengine boyarken, Emre Kaya tekerlekli sandalyedeki oğlu Nuh’u her zamanki gibi parkta gezdiriyordu. Aylar önce geçirdikleri kazadan beri Nuh yürüyemiyordu. Doktorlar umut vermemişti. Zaman ise sessizdi.
“Baba,” dedi Nuh, “sence bugün farklı olur mu?”
Tam kurumuş eski çeşmenin yanında, evsiz bir kız aniden karşılarına çıktı. On yaşından büyük değildi. Üstü başı eskiydi ama gözleri tuhaf bir güvenle parlıyordu.
“Beni evlat edinin,” dedi hiç çekinmeden.
“Oğlunuzu iyileştirebilirim.”
Emre acı bir tebessümle güldü. Bu sözleri daha önce de duymuştu.
Ama kız, Nuh’un bacaklarına baktı ve kimsenin bilmediği bir şeyi söyledi.
Nuh şaşkınlıkla fısıldadı:
“Bunu nereden biliyorsun?”
Kız diz çöktü, elini Nuh’un bacağına koydu…
Ve o anda olan şey, Emre’nin hayatını sonsuza kadar değiştirdi.
Kız, yanında taşıdığı küçük plastik kabı yere bıraktı. Kap biraz ezilmişti; kenarlarında çizikler vardı. İçindeki su sıradan görünüyordu ama Elif kabı iki eliyle kavrayıp yavaşça eğdiğinde, Emre nedense nefesini tuttu.
Su, Nuh’un dizinin üzerinden aşağı doğru süzüldü.
Nuh irkildi. Gözleri büyüdü.
“Baba…” dedi fısıltıyla. “Bir şey… bir şey oluyor.”
Emre diz çöktü, oğlunun yüzüne baktı. “Acıyor mu?”
Nuh başını iki yana salladı. “Hayır… ama… hissediyorum. Sanki… içimde bir karıncalanma var.”
Elif diz çöktü. Sol elini Nuh’un dizine koydu, sağ eliyle diz kapağının altını hafifçe bastırdı. Gözlerini kapadı. Dudakları kıpırdıyordu; dua mı ediyordu, yoksa sayıyor muydu, Emre anlayamadı. Parkın gürültüsü bir anda uzaklaştı. Kuşlar uçuşuyor, çocuklar bağırıyordu ama Emre sanki camın arkasından duyuyordu her şeyi.
“Nuh,” dedi Emre boğazı düğümlenerek, “ayak parmaklarını oynatabilir misin?”
Nuh kaşlarını çattı. Bir saniye… iki saniye… Emre’nin kalbi, göğsüne yumruk gibi vurdu. Tam “yine hayal gördüm” diyeceği sırada Nuh’un sağ ayağının başparmağı hafifçe kıpırdadı. Sonra bir kez daha.
Emre’nin gözleri doldu. “Gördüm,” dedi, sesi kırıldı. “Oğlum, gördüm!”
Nuh nefes nefese kaldı. “Ben de hissettim baba… gerçekten hissettim.”
Elif gözlerini açtı. Yüzü solgundu ama bakışı netti. “Bu hemen yürümek değil,” dedi. “Ama… sinirler uyanıyor. Vücut hatırlıyor.”
Emre bir an için kızın yaşıyla söylediği şeylerin ağırlığı arasında kaldı. “Sen kimsin?” dedi. “Bunu nasıl yapıyorsun?”
Elif plastik kabı eline aldı, kapağı yoktu; sanki yolda bulduğu bir kaptı. “Adım Elif,” dedi kısaca. “Ve ben… bir süre önce aynı şeyi yaşadım.” Sonra Nuh’a baktı. “Bacakları kırık değil. Kırık olsaydı bunu söylemezdim. Ama onda… başka bir şey var.”
“Ne var?” Emre’nin sesi sertleşti. Umudun içine korku karışınca böyle olurdu.
Elif yutkundu. “Korku,” dedi. “Kaza olduğunda… vücudu kapanmış. Bazen beden, acıyı unutmak için kendini kilitler. Doktorlar ‘zaman’ diyor ya… zaman tek başına yetmiyor. Biri kapıyı aralamalı.”
Emre’nin aklı “yalan” diye bağırıyordu ama gözleri az önceki hareketi görmüştü. “Beni evlat edin,” demişti kız. “Neden?” dedi Emre. “Niye ben?”
Elif bir an tereddüt etti. Sonra, sanki çoktan karar vermiş gibi, “Çünkü yalnızım,” dedi devamı sonrki syfada...