
Sessiz sedasız on milyonluk bir mirasın tek varisi olmuştum.
Doğum sancıları içindeyken eşim beni terk etti.
Üstelik giderken, başarısızlığımla alay etti.
Ama o, gerçeği henüz bilmiyordu.
Kerem beni evden kovduğunda sekiz aylık hamileydim.
Son bavulumu kapatıp fermuarını çekerken sancı bir anda geldi.
Keskin. Ani.
Soğuk mermer mutfak tezgâhına tutundum, nefesimi kontrol etmeye çalıştım. Fark etmemesini umdum.
Ama fark etti.
Kollarını kavuşturmuştu. Yüzünde sabırsızlık, bakışlarında tiksinti vardı.
Sanki yıllarca hayatını paylaştığı kadın değil, evinde fazlalık yapan bir yabancıydım.
“Hiçbir katkın yok,” dedi.
“Sırtımda yükten başka bir şey değilsin.”
Bu sözler, sancıdan daha çok canımı yaktı.
Evlendiğimizde işimden ayrılmıştım.
Şirketi kurarken yanındaydım.
Kimse inanmazken ben inanmıştım.
Ama şimdi, şirket para kazanmaya başlayınca, ben fazlalıktım.
Hamileydim.
Kolayca silinebilecek bir ayrıntıydım.
“Ablanın yanına gidersin,” dedi, arkasını dönerek.
“Bana alan lazım. Özellikle bu aralar.”
Sorduğumda inkâr etmedi.
Sadece,
“Bitti, Nisan.”
On yıllık evlilik, iki kelimeyle sona erdi.
Bir sancı daha geldi. Nefesim kesildi.
“Abartmayı bırak,” dedi.
“Hep böylesin zaten.”
Bir saat sonra,
Elim karnımda,
Bavulum bagajda,
Yüzüğüm hâlâ parmağımdayken
bir taksinin arka koltuğundaydım.
Şoför aynadan bana baktı.
“Hastaneye mi?”
“Hayır,” dedim kısık bir sesle.
“Beni Şehir Hastanesi’ne bırakır mısınız…”
Araba hareket ederken telefonum titredi.
Bilinmeyen bir numara.
Tek bir mesaj vardı:
“Nisan Hanım, dedenizden kalan mirasla ilgili acil olarak görüşmemiz gerekiyor.
Şirket hisseleriyle ilgili kritik bir durum söz konusu.”
Ekrana baktım.
Karnımdaki sancıyla birlikte, bu kez başka bir şey daha başladı.
Kerem’in henüz bilmediği bir şey vardı.
Ve bunu öğrendiğinde,
oyun tamamen değişecekti..
Telefonu kapattığımda taksinin içi bana dar gelmeye başladı. Camdan dışarı bakıyordum ama hiçbir şeyi gerçekten görmüyordum. Şehir akıyordu, ışıklar yanıp sönüyordu, insanlar kaldırımda aceleyle yürüyordu. Benimse zamanım durmuş gibiydi.
“İyi misiniz?” dedi şoför, sesinde gerçek bir endişe vardı.
Başımı salladım. “İyiyim,” dedim ama yalan söylediğimi ikimiz de biliyorduk.
Şehir Hastanesi’nin önünde durduğumuzda sancılar artık düzenliydi. Taksiden indiğimde bacaklarım titredi. Bir elim karnımda, diğer elimle kapıyı tutunarak ayakta durmaya çalıştım. Şoför hemen yardıma koştu, acil servise kadar beni bırakmadı. O an, bir yabancının şefkati, yıllarca kocam dediğim adamın soğukluğundan daha gerçekti.
Doğum saatler sürdü.
Acı vardı. Korku vardı. Ama hepsinin içinde garip bir güç de vardı. Sanki vücudum bana şunu söylüyordu: Yalnız değilsin. Dayanabilirsin.
Sabaha karşı, oğlumun ilk ağlayışıyla birlikte, içimde bir şey kırıldı. Ama aynı anda başka bir şey de onarıldı.
Onu kollarıma verdiklerinde, dünyadaki her şey sustu. Kerem’in sesi, sözleri, bakışları… hepsi uzaklaştı. Küçük parmakları avucuma dolandı. İşte o an anladım: artık sadece kendim için değil, onun için de güçlü olmak zorundaydım.
İki gün sonra hastane odasında, kapı usulca çalındı.
Gelen, mesajdaki numaranın sahibiydi. Orta yaşlı, düzgün giyimli, ciddi bakışlı bir adam. Kendini tanıttı: Selim Bey, aile avukatı.
“Başınız sağ olsun,” dedi önce. Şaşırdım. “Dedemin vefatını kast ediyorum. Miras süreci resmen sonuçlandı.”
Dosyayı açtı. Belgeler, imzalar, rakamlar devamı sonrki syfda…