
Kendi düğünümde, annemle babam ablamın benden önce gelin yolundan yürümesini istediler.
Kabul ettik…
Ama tek bir şartla.
Üç yaşındayken evlat edinildim.
Annemle babam bunu bana hiçbir zaman unutturmadılar.
Benden üç yaş büyük, Zehra adında biyolojik bir kızları vardı.
O onların mucizesiydi.
Onların gerçek kızıydı.
Zehra her zaman öncelikliydi.
Daha büyük bir odası vardı, daha güzel hediyeler alırdı.
Hatta doğum günlerimde bile, her şey bir şekilde onun etrafında dönerdi.
Bana sürekli, beni bir yetimhanedeki “korkunç” hayattan kurtardıkları hatırlatılırdı.
Minnettar olmam gerektiği söylenirdi.
Bir noktadan sonra neden diye sormayı bıraktım.
Adalet beklemeyi de bıraktım.
Zehra üniversiteyi iki kez bıraktı.
Annemle babam kirasını ödemeye devam etti.
Buna da “kendini bulma süreci” dediler.
Ben ise burs kazanıp başka bir şehirde üniversiteye gittim.
Bu benim kaçışım oldu.
Orada Emre ile tanıştım.
Hayatımda ilk kez huzurun ne olduğunu hissettim.
İlk kez gerçekten sevildiğimi anladım.
Düğün hazırlıklarına başladığımızda, annemle babam bizi yemeğe çağırdı.
Yemeğin ortasında annem derin bir iç çekti ve dedi ki:
“Canım… Zehra’nın senden önce gelin yolundan yürümesi gerektiğini anlıyorsun, değil mi?”
Şaka yaptığımı sanıp güldüm.
Ama şaka değildi.
“Sonuçta o daha büyük,” dedi babam.
Annem de ekledi:
“Küçük kız kardeşinin önce yürümesi ve tüm ilgiyi üzerine çekmesi adil olmaz. Zehra bu anı hak ediyor.”
Sandalyeyi o kadar sıkı tuttum ki kırılacak sandım.
Yıllardır içime attığım her şey, tam o anda patlamak üzereydi.
Ama Emre elimi tuttu, gözlerimin içine baktı ve gülümsedi.
“Elbette,” dedi sakin bir sesle.
“Bu mantıklı.”
Sonra bana doğru eğildi ve fısıldadı:
“Bana güven.”
Planımız işte o anda başladı.
Düğün günü geldi.
Zehra gelinlik giymişti.
Annemle babam duvağını düzeltiyor, onunla ilgileniyor, heyecanla etrafında pervane oluyordu.
Tam gelin yolundan yürümeye başlayacaktı ki…
Müzik bir anda kesildi.
Salonda nefesler tutuldu.
Emre öne çıktı, annemle babama doğru yürüdü ve yüksek sesle konuştu:
“Zehra’nın gelin yolundan yürümesinden önce…
Tek bir şartımız var.”
Emre’nin sesi salonda yankılanınca herkes olduğu yerde dondu. Müzik sustuğu için yalnızca sandalyelerin küçük gıcırtıları, birinin boğazını temizlemesi ve uzaktan gelen klimanın uğultusu duyuluyordu.
Annemle babam, Zehra’nın yanında dimdik duruyordu. Zehra’nın yüzündeki o “nihayet sıra bende” ifadesi, Emre konuşmaya başlayınca yerini bir anlık şaşkınlığa bıraktı.
“Zehra’nın gelin yolundan yürümesinden önce,” dedi Emre sakin ama kararlı bir sesle, “tek bir şartımız var.”
Babam kaşlarını çatıp bir adım öne çıktı. “Ne demek istiyorsun sen?”
Emre kibarca gülümsedi. “Şunu demek istiyorum: Bugün, burada herkesin önünde bir şeyin doğru yere oturması gerekiyor. Yıllardır sürüncemede kalan bir adalet var. Ve bu düğün, kimsenin egosunu okşamak için değil… iki insanın hayat kurması için.”
Annem yüzünü buruşturdu. “Emre, şimdi sırası mı? Misafirler—”
“Tam da misafirler olduğu için,” dedi Emre. “Çünkü bazı şeyler kapalı kapılar ardında hep ‘yanlış anlaşılma’ diye geçiştirildi. Bugün geçiştirilmeyecek.”
Ben gelinliğimin içinde, kalbim boğazımda, bir adım bile atamıyordum. Kızgınlık, utanç, korku… hepsi aynı anda üzerime çökmüştü. Ama Emre’nin elindeki sıcaklık gibi sesi de beni ayakta tutuyordu devamı sonrki syfada...