Yirmi yıl boyunca mahallede kimseye zararı dokunmayan, çimlerini düzenli biçen, güller yetiştiren, çocukların bisikletlerini tamir eden sessiz bir emekli olarak tanınan bir adam, bir gece verandasında kanlar içinde, titreyerek yatan kızını bulur. Kızının yüzü tanınmayacak hâldedir; boğazında parmak izleri, gözünde morluklar vardır. Fısıltıyla, sarhoş kocasının onu merdivenlerden ittiğini, güldüğünü ve kimseye anlatırsa öldürmekle tehdit ettiğini söyler. Adam kızını sakinleştirip yaralarını sararken, yıllar önce toprağın altına gömdüğünü sandığı eski kimliği yeniden uyanır. Bahçıvan elleri artık bir saha sağlıkçısının soğukkanlılığıyla hareket eder; içindeki emniyet mandalı sessizce açılır. Kızını uyuttuktan sonra garaja gider, yıllardır sakladığı ağır sopayı alır ve aynadaki yansımasında artık zararsız bir ihtiyar değil, karanlıkta hayatta kalmayı öğrenmiş bir adam görür. Tepedeki büyük eve gittiğinde kapıyı çalar, içeriden alkol ve kibir kokan adam alayla karşısına çıkar, onu küçümser ve kızının geri dönmesi için sürünmesini ister. Yağmur altında omuzlarını düşürüp korkmuş gibi davranan baba, sakin bir sesle tek bir soru sorar; karşısındaki adam henüz farkında değildir ama yaptığı hesapta ölümcül bir hata vardır: Bu, artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir babadır.
Mark kapının eşiğinde, viski kadehini gevşekçe tutuyor, dudaklarında o kendinden emin sırıtmadan bir milim bile geri adım atmıyordu. Evin içinden sıcak ışık ve pahalı parfümün ağır kokusu taşıyordu; dışarıdaysa yağmur, geceyi ince ince dövüyordu. Benim üstümden süzülen su damlaları, sanki yıllardır biriktirdiğim sabrın son tortusunu da alıp götürüyordu.
“Mark,” dedim bir kez daha. Sesim hâlâ titrek, hâlâ zavallı bir ihtiyarın sesiydi. “Çok kötü yaralandı.”
O, omzunu silkti. “Dramayı kes. Kadınlar abartır.” Kadehini kaldırıp bir yudum aldı. “Hem… geri dönmek için yalvaracak. Hepsi döner.”
Bu cümle, içerideki sıcak havayı bir anda kesen bir bıçak gibi geçti. Ama bıçak değildi. Bu bir yanlış hesaplamaydı. Beni itekleyebileceğini, küçümseyebileceğini sanıyordu. Hâlâ kapının önünde dikilen adamın mahalledeki “zararsız komşu” olduğunu düşünüyordu.
Ben ise sopayı arkamda, sağ elimle gevşekçe tutuyordum devamı sonrki syfda...