Tavan arasını her yıl olduğu gibi Aralık ayında düzenliyordum. Yılın bu zamanı bende hep eski duyguları uyandırır; ev sessizleşir, ışıklar yanar, geçmiş daha kolay konuşur. Tozlu kutuların arasında gezinirken, eski bir kitabın arasından sararmış bir zarf düştü. Üzerinde onun adı vardı. El yazımı tanımamak imkânsızdı. Bir an nefesim kesildi. O mektubu yazdığımı hatırlıyordum… ama ona ulaşıp ulaşmadığını hiç bilmiyordum.
Zarfın tarihi 1992 kışıydı. Üniversiteyi yeni bitirmiştik. Hayatımız tam da o sırada bizden kararlar istemişti. Aynı şehirde kalmak, aynı hayali sürdürmek ya da “şimdilik” ayrılmak. Biz “şimdilik” demiştik. O mektupta ona son bir çağrıda bulunmuştum: “Eğer cevap vermezsen, kendi hayatını seçtiğini kabul edeceğim. Ve ben de beklemeyi bırakacağım.” Cevap gelmemişti. Ben de sözümü tutmuş, kalbimi mühürleyip önüme bakmıştım. Şimdiki kocamla evlenmiş, güvenli bir limana sığınmıştım.
Peki, bu mektup neden buradaydı? Neden açılmamış, neden postalanmamıştı?
Ellerim titreyerek mektubu elime aldım. O an, 1992’nin o karlı sabahı zihnimde canlandı. Şimdiki kocam, o zamanlar en yakın arkadaşımdı. Postaneye gitmek için evden çıktığımda hava buz kesiyordu. Arabasıyla beni bırakmayı teklif etmişti. Arabadan inerken mektubu ona uzatmış, "Lütfen bunu hemen atar mısın? Çok önemli," demiştim. O da gözlerimin içine bakıp "Merak etme, bizzat ben ilgileneceğim," diye söz vermişti.
Demek ki ilgilenmemişti. Demek ki o gün, o postanenin sarı kutusuna düşen şey benim geleceğim değil, bir adamın hırsı ve yalanıymış.
Otuz koca yıl... Bir yalanın üzerine inşa edilmiş koca bir ömür. Çocuklarımın büyümesi, bu evin taksitleri, sessiz akşam yemekleri... Hepsi, hiç gelmeyen bir cevabın bıraktığı boşlukla şekillenmişti. İçimdeki merak ve öfke birleşerek beni bilgisayarın başına itti. Adını arama motoruna yazdım. Kalbim göğüs kafesimi zorluyordu.
Sonuçlar ekrana düştüğünde nefesim tamamen kesildi. Karşımda duran şey sadece bir sosyal medya profili değildi. Yerel bir gazetenin 1995 yılına ait bir "Başarı Hikayeleri" arşiviydi. Haberin başlığı şuydu: "Genç Mimar, Sessiz Vedanın Ardından Dünyayı Geziyor."
Haberde onunla yapılan kısa bir röportaj vardı. Muhabir, neden şehri bu kadar ani terk ettiğini sormuştu. Cevabı, otuz yıl sonra bir tokat gibi yüzümde patladı: "Çok sevdiğim birinden bir işaret bekledim. Sadece küçük bir kelime, 'gel' ya da 'bekle' demesini... Ama o kış hiçbir haber gelmedi. Sessizliğin en kesin reddediş olduğunu o zaman anladım. Ben de kendi yolumu çizmek için her şeyi arkamda bıraktım."
Gözyaşlarım klavyenin üzerine damlarken ekranı aşağı kaydırdım. Sonrasında yurt dışında büyük projelere imza atmış, evlenmiş ama yıllar sonra boşanmıştı. Şu an nerede olduğunu bulmam sadece birkaç dakikamı aldı. Kendi adına kurduğu mimarlık ofisinin iletişim bilgileri oradaydı.
Tam o sırada merdivenlerde ayak sesleri duydum. Kocam tavan arasına geliyordu.
"Hayatım, orada ne yapıyorsun? Saat çok geç oldu, aşağı in de bir şeyler yiyelim," dedi sesi her zamanki o güven veren, yumuşak tonuyla devamı sonrki syfda...