Evliliğimizin üzerinden iki yıl geçmişti. İkimiz de çalışıyorduk ve işyerimize yakın, küçük bir kiralık dairede yaşıyorduk. Lüksümüz yoktu ama ay sonunu getiriyor, faturaları ödüyor ve az da olsa geleceğe bir şeyler ayırmaya çalışıyorduk. Hayatımız hesaplıydı ama umutluydu.
Kayınvalidem şehirden yaklaşık 40 kilometre uzakta, köy gibi bir yerde yaşıyordu. İlk zamanlar çok ilgiliydi. Ancak kendi düzenimizi kurduktan sonra, neredeyse her hafta sonu gelmeye başladı. Başta “sizi özledim” diyordu ama zamanla bu ziyaretler benim için sessiz bir yüke dönüştü.
Her cumartesi pazara giderdim. Et, sebze, süt, yumurta… Haftalık planı yapar, bütçeyi şaşmadan her şeyi buzdolabına yerleştirirdim. Ama pazar sabahları, kayınvalidem gittikten sonra dolap neredeyse boş kalırdı. Hiç sormazdı. Açardı, alırdı ve gülümseyerek, “Köyde zor, siz gençsiniz idare edersiniz,” derdi.
Sesimi çıkarmadım. Kırılmakla susmak arasında kaldım, susmayı seçtim. Ama haftanın ortasında bazen sadece makarna ya da hazır çorbayla günü geçirdiğimde, bu sessizliğin bedelini ben ödüyordum.
Bir gün eşime açıldım. Kibarca, kırmadan. “Annen her geldiğinde yiyecekleri alıyor. Zorlanıyorum,” dedim. Cevabı sert oldu. Beni cimrilikle suçladı. O an anladım; mesele yemek değildi, görülmemekti.
O günden sonra tartışmadım. Ama içimde bir şeyler ağır ağır birikti.
Bir sonraki pazar, yine alışverişimi yaptım. Her zamanki gibi. Ama bu kez farklı bir şey yaptım. Büyük bir kabın içine yemek yerine küçük bir not koydum. Kabın üzerine kayınvalidemin en sevdiği yemeğin adını yazdım ve buzdolabının ortasına yerleştirdim.
Geldi. Dolabı açtı. Gülümsedi. Kabı aldı. Açtığında yüzü değişti devamı sonrki syfda...