39 haftalık hamileyken, kalabalık bir akşam yemeğinde oturuyordum.
Nefes almak zordu, belim ağrıyordu, yanımda altı yaşındaki çocuğum huzursuzdu.
Derken eşim ayağa kalktı ve herkesin ortasında bir şey açıkladı:
Bebek doğduktan sonra haftalarca sürecek tek başına bir yolculuğa çıkmayı planlıyormuş.
Sıcak, sessiz bir yere… bezlerin, uykusuz gecelerin olmadığı bir yere.
Bunu “hak ettiği bir mola” olarak anlattı.
Benim payıma ise doğumdan yeni çıkmış halimle, iki çocukla evde kalmak düşüyordu.
Masadakiler güldü. Şaka sandılar.
Ama değildi.
Ben o an gülümsedim.
Ve kimse, o masada benim aslında neye karar verdiğimi fark etmedi…
Masadaki gülüşler yavaş yavaş dağıldı. Garsonlar tabakları toplarken ortam eski uğultusuna döndü. Kimse eşimin söylediklerini yeniden açmadı; sanki duyulmamış, söylenmemiş gibi davrandılar. İnsanlar genelde böyledir. Başkasının hayatında bir çatlak gördüklerinde, bakışlarını kaçırırlar.
Ben ise tabağımdaki yemeğe bakıyordum. Soğumuştu. Dokunmadım.
Eşim yerine oturduğunda kolumu hafifçe dürttü.
“Abarttığımı düşünmedin, değil mi?” dedi, alçak sesle.
Yüzü rahat, hatta memnundu. Sanki büyük bir yükten kurtulmuş gibiydi.
“Sonra konuşuruz,” dedim. Sesimin titrememesine şaşırdım.
“Bak,” dedi aceleyle, “zaten annen var, bir süre kalır. Bir de Hazel büyüdü artık, her şey senin üstünde olmayacak.”
Her şey zaten benim üstümdeydi.
Ama bunu söylemedim.
Hazel sandalyede kıpırdanıyordu. Eğildim, kulağına fısıldadım:
“Birazdan kalkıyoruz.”
“İyi,” dedi. “Burası çok gürültülü.”
İşte tam o an, altımdan bir şeyin çekildiğini hissettim.
Önce sıcaklık. Sonra ağırlık.
Sonra o tanıdık, artık inkâr edilemez his.
Nefesim kesildi.
Sandalyeye tutundum. Kimse fark etmedi. Müzik yükseldi, kahkahalar bir masada patladı. Benim içimde ise bir kapı kapanıyordu.
Eşim konuşmaya devam ediyordu, bir şeyler anlatıyordu; işi, planları, “kendine gelme” ihtiyacı… Onu duymuyordum artık. Elimi masanın altına indirdim. Elim titriyordu.
Bu bir kasılma değildi devamı sonrki syfda...