
Kapısından içeri girdiğim yer bir barınak değildi, bir hastane de değildi. Küçük, iki katlı, eski bir binaydı. Kapının yanındaki tabelada sade bir yazıyla “Geçici Konuk Evi” yazıyordu. Daha önce böyle bir yerin varlığından bile haberdar değildim. O an tek bildiğim şey, artık dışarıda kalmak istemediğimdi.
İçeri girdiğimde beni karşılayan kadın ne çok konuşkandı ne de sessizdi. Sanki her gün bu tür hikâyeler dinliyormuş gibi sakin davrandı. Nereden geldiğimi sormadı. Neden orada olduğumu da. Sadece adımı, doğum tarihimi ve bir telefon numarası isteyip istemediğimi sordu. “Yok,” dediğimde yüzünde şaşkınlık belirmedi. Bu, benim için garip bir rahatlıktı.
Bana küçük bir oda verdiler. Tek kişilik bir yatak, eski ama temiz bir komodin, bir sandalye ve pencere vardı. Pencere sokağa bakıyordu. Aşağıdan geçen insanların ayak seslerini duyabiliyordum. Günlerdir ilk kez yalnız olmadığımı hissettim.
O gece uzun süre uyuyamadım. Yatağa uzandım ama gözlerimi kapattığımda kapının önündeki eşyalarım gözümün önüne geliyordu. Gelinimin elindeki bez, oğlumun sessizliği… O anlarda kendime sürekli aynı soruyu sordum: “Bunu gerçekten yaşadım mı?”
Sabaha karşı biraz uyuyabildim. Uyandığımda başım ağrıyordu ama hastanedeki o keskin ağrıdan farklıydı. Daha çok yorgunluktandı. Kahvaltıya indiğimde masada birkaç kişi vardı. Kimse bana bakmadı. Kimse hikâyemi merak etmedi. İlk kez bu kadar görünmez olmak iyi hissettirdi.
Yanıma benim yaşlarımda bir kadın oturdu. Saçları kısaydı, başında şapka vardı. Sessizce çayımı uzattı. “Yeni geldin galiba,” dedi. Sesinde merak yoktu, sadece tanıdıklık vardı. Başımı salladım. “Benim üçüncü gelişim,” dedi sonra. “Burası insanı toparlıyor.” Daha fazla açıklama yapmadı. Ben de sormadım.
Günler böyle geçti. Sabah kahvaltısı, öğlen kısa yürüyüşler, akşam erken yemek. Arada gönüllüler gelip kontrol ediyordu. Hastaneye gidecek olanları listeliyor, ilaç saatlerini hatırlatıyorlardı. Kimse kimseye “neden buradasın?” diye sormuyordu. Bu sessiz anlaşma bana iyi geldi.
Bir hafta sonra ilk kontrol randevuma gittim. Yalnız değildim. Konuk evinden bir görevli beni götürdü. Doktorum tedavinin şimdilik olumlu ilerlediğini söyledi ama bağışıklığımın hâlâ zayıf olduğunu hatırlattı. “Kendine dikkat et,” dedi. O cümleyi uzun zamandır kimse bana söylememişti.
Dönüşte telefonum çaldı. Ekranda oğlumun adı vardı. Parmaklarım titredi...