
Babası Oğluna Ders Vermek İstedi, Köyden Bir Kızla Evlendirmek İstedi
Ama Umadığı Şey Başına Geldi
Şehirde herkes onu “şanslı çocuk” diye tanıyordu.
Milyonluk arabalar, pahalı davetler, sınırsız para… Onun için hayat, hep başkalarının çözdüğü sorunlardan ve hiç bitmeyen eğlenceden ibaretti. Ama babası için durum uzun zamandır bambaşkaydı.
Oğlu her skandala karıştığında, araya para giriyor, isimler susturuluyor, dosyalar kapanıyordu. Genç adam ne hata yaparsa yapsın, sonunda yine lüks evine dönüyor, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyordu. Baba ise her seferinde biraz daha yoruluyor, biraz daha umudunu kaybediyordu.
O akşam, ofisinin yüksek katındaki camdan şehre bakarken, kendi kendine sessizce konuştu:
“Bu çocuk böyle giderse kendini de beni de bitirecek.”
Oğlu salonda koltuğa yayılmış, elinde telefon, dünyayla bağlantısını kesmiş gibiydi. Üzerindeki pahalı takım elbise, bileğindeki saat ve yüzündeki umursamaz ifade, onun hâlâ güvende olduğunu sanmasının göstergesiydi.
— Artık yeter, dedi baba sert bir sesle.
— Seni her düştüğün yerden kaldırmaktan bıktım.
Oğul başını bile kaldırmadan gülümsedi.
— Ne oldu baba? Yine bir şey mi çıktı? Merak etme, hallederiz.
Baba birkaç adım yaklaştı.
— Sorun da bu zaten. Hep ben hallettim. Ama artık olmayacak.
Oğul ilk kez telefonu bıraktı.
— Ne demek bu?
— Ya hayatını düzene sokarsın ya da bugüne kadar sana verdiğim her şeyi geri alırım.
Genç adam alaycı bir kahkaha attı.
— Beni mirastan mı atacaksın yani?
— Gerekirse evet, dedi baba hiç tereddüt etmeden.
— Üstelik bir şartım var.
Odanın havası değişmişti.
— Köyden, sıradan bir kızla evleneceksin.
— Parası yok, çevresi yok, lüks hayatla ilgisi yok.
— Kabul etmezsen, bu evden de bu hayattan da çıkıp gidersin.
Oğlunun yüzündeki gülümseme yavaşça silindi.
— Şaka yapıyorsun…
— Hayır, dedi baba net bir şekilde.
— Ve bunun geçici olduğunu da sanma.
Bir hafta sonra her şey bitti.
Kredi kartları iptal edildi.
Araba geri alındı.
Telefon, saatler, pahalı kıyafetler… hepsi gitti.
Genç adam, ilk kez cebinde parasız kaldı.
Birkaç gün sonra, babası onu arabaya bindirdi ve saatler süren bir yolculuktan sonra küçük bir köye getirdi. Ne lüks vardı ne de tanıdık yüzler. Sessizlik ve toprak kokusu her yeri sarmıştı.
Orada, sade bir sütçü kızla tanıştırıldı.
Adı Elif’ti.
Makyajsızdı.
Gösterişsizdi.
Üzerinde basit bir elbise vardı.
Elif gözlerini yere indirerek konuştu, sesi sakindi.
Genç adam ise içinden öfkeyle bağırıyordu. Ona göre bu bir aşağılamaydı.
Baba, dönüş yolunda emindi:
“En fazla birkaç gün dayanır.”
“Kaçar gelir, diz çöker.”
Ama oğul kaçmadı.
İlk günler zordu.
Sabah erken kalkmak, ahıra gitmek, süt taşımak…
Ellerindeki nasırlar canını yakıyor, köy hayatı onu adeta eziyordu.
Elif ise hiç şikâyet etmiyordu.
Sessizce işini yapıyor, sabah erkenden kalkıyor, akşam yorgun düşüyordu. Ne bir sitem ne de bir serzeniş…
Genç adam ilk haftalarda bu duruma sadece katlandı. Ama zaman geçtikçe, Elif’in sabrına, çalışkanlığına ve dürüstlüğüne farkında olmadan saygı duymaya başladı.
Bir gün yağmur altında birlikte süt taşırken Elif’in ayağı kaydı. Genç adam refleksle kolundan tuttu. Elif başını kaldırıp teşekkür ettiğinde, ilk kez göz göze geldiler. O an, içinde tuhaf bir his oluştudevamı..