
Ali, tozlu köy yolunda göründüğünde takvimler çoktan baharı göstermeye başlamıştı ama Zehra’nın yüreğinde hala zemherinin ayazı vardı. Köylüler sevinçle meydana koştu, davullar çalmadı belki ama fısıltılar Ali’nin gelişinden daha hızlı yayıldı. Ali, üzerinde şehirden geldiği belli olan gıcır gıcır bir ceket, yüzünde ise Zehra’nın hiç tanımadığı o yabancı ifadeyle duruyordu.
Herkes Ali’nin etrafını sarmış, hal hatır soruyordu. Zehra ise kalabalığın en arkasında, sanki bir yabancıya bakıyormuş gibi kocasını izliyordu. Ali’nin gözleri Zehra’yı bulduğunda, o eski sıcaklıktan eser yoktu; sadece bir suçluluk ve derin bir yorgunluk vardı. Ama Zehra’nın dikkati Ali’nin yüzünde değil, belindeydi. Giderken kendi elleriyle, dualarla bağladığı o eski deri kemer gitmiş; yerine üzerinde parlak tokasıyla, şehrin kibrini taşıyan yeni, işlemeli bir kemer gelmişti.
O kemer, Ali’nin sadece kıyafetinin değil, ruhunun da değiştiğinin mührüydü. Zehra, kalabalığın gürültüsünü bastıran buz gibi bir sesle, “Ali, hemen eve gitmeliyiz,” dedi. Kimsenin itiraz edemeyeceği, Ali’nin ise kaçamayacağı bir emirdi bu.
Evin avlusuna girdiklerinde, o çok sevdiği tandırın kokusu bile Ali’ye yabancı geldi. Zehra kapıyı arkasından usulca kapattı. Avludaki asmanın gölgesi üzerlerine düşerken, aylardır biriken o ağır sessizlik sonunda bozuldu.
“O kemer,” dedi Zehra, parmağıyla Ali’nin belini işaret ederek. “Giderken bağladığım kemer değil bu. Kim bağladı bunu senin beline Ali? Hangi el değdi o tokaya?”
Ali önce sustu, gözlerini kaçırdı. Bozkırın yiğit adamı gitmiş, yerine büyük şehrin ışıklarında gölgesi kaybolmuş bir adam gelmişti. “Şehirde aldım Zehra, eskidi diye...” diyebildi sesi titreyerek.
Zehra bir adım yaklaştı. Aralarındaki mesafe sadece birkaç santimdi ama sanki aralarında koca bir uçurum vardı..Devamı sonrki syfada..