
On iki yaşındaki kızım neredeyse her gün çenesindeki dinmek bilmeyen bir ağrıdan şikayet ediyordu. Henüz çok küçük olmasına rağmen normal yemek yemeği bırakmış, geceleri uykusundan acıyla uyanır olmuştu. Kimse duymasın diye yastığına kapanıp sessizce ağlıyordu.
Yemekleri ne kadar dikkatli çiğnediğini, ben bakmıyorken elini yanağına nasıl korkuyla götürdüğünü görüyordum. Ağzını açmaktan öylesine korkuyordu ki... Durumu eşime anlattığımda ise beni hep tersledi; bunların "süt dişi" olduğunu, her çocuğun bu evrelerden geçtiğini ve zamanla düzeleceğini söyleyip geçiştiriyordu. Ama annelik içgüdüm bana eşimin bir şeyler sakladığını fısıldıyordu. Kızımın gözlerindeki o korku çok gerçekti.
Bir gün, eşimin işe gitmesini bekledim. O çıkar çıkmaz kızımı giydirip arabaya bindirdim ve doğruca dişçiye sürdüm. Yol boyunca emniyet kemerini sıkıca tutuyor, her sarsıntıda yüzü acıyla kasılmasına rağmen ağlamamaya çalışıyordu.
Klinikte doktor önce çok şaşırdı. Onu dikkatlice muayene etti, sorular sordu ve ağzını biraz daha açmasını istedi; ama kızım yapamıyordu, canı çok yanıyordu. Kızım koltukta kesik kesik nefes alıyor, parmaklarıyla koltuğun kenarlarını sıkıyordu. Doktor tepedeki ışığı yaktı, yakından bakınca yüzü aniden gerildi ve hareketleri yavaşladı.
Doktor eline bir alet aldı ve neredeyse hissedilmeyecek bir hareketle diş etinden koyu renkli bir parça çıkardı. Sonra doğruldu, doğrudan gözlerimin içine baktı ve kısık ama net bir sesle konuştu: "Lütfen sakin olun, hemen polisi arıyorum.Devamı digr syfada..