
Anahtar kapıya girdiği anda içime bir huzursuzluk çöktü. Saat geç değildi ama evde olmaması gereken bir hava vardı. Sanki duvarlar bile nefesini tutmuştu. Ayakkabılarımı çıkarmadım. Kalbim, mantığımdan hızlıydı; adımlarım beni istemediğim bir gerçeğe doğru götürüyordu.
Yatak odasının kapısı kapalıydı.
Normalde asla kapalı olmazdı.
Elimi kapı koluna koyduğumda, aklımdan binlerce ihtimal geçti. Kendime gülmek istedim. “Abartıyorsun,” dedim içimden. Ama o cümle bile beni durduramadı. Kapıyı açtım.
Ve o an…
Hayatım ikiye bölündü.
Kocam başını bana çevirdiğinde göz göze geldik. O bakışta her şey vardı: yakalanmışlık, panik, suç. Yanında yatan kadının yüzünü tam seçemedim bile. Ona bakmak istemedim. Benim meselem o değildi. Benim meselem, bana yıllarca “sen benim evimsin” diyen adamdı.
Dizlerimin bağı çözüldü ama düşmedim. Düşmek ona bir zafer gibi gelirdi.
“Demek böyle,” dedim. Sesim şaşırtıcı şekilde netti. İçimde fırtınalar koparken dudaklarımdan bu kadar sakin bir cümle çıkmasına ben bile inanamadım.
Kalkmaya çalıştı. Bir şeyler söyledi. Ne dediğini hatırlamıyorum. Çünkü o an kulaklarım değil, kalbim kapandı. Yıllarımız, bir anda anlamsız bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Güldüğümüz günler, sustuğum geceler, kendimden vazgeçtiğim anlar…
“Bana yalan söylemek için bu kadar uğraşmana gerek yoktu,” dedim. “Zaten gerçeği hissettiriyordun.”
Kadın yatağın içinde büzülmüş, bana bakıyordu. Onun gözlerinde korku vardı. Ama benim içimdeki duygu korku değildi. Bu, uyanıştı.
Çantamı aldım. Aynaya baktım. Gözlerim kızarmıştı ama hâlâ dik duruyordum.Devamı sonrki syfada..