
Elif, ölmek üzere olan annesine bakmak için memleketine döndüğünde ihaneti değil, yalnızca kederi bekliyordu.
Ama cenazeden sonra, evin döşeme tahtalarının altına saklanmış bir aile sırrı, bildiği her şeyi sorgulamasına neden olacaktı.
Anılarla dolu bu evde, tek bir mektup; mirasın, sevginin ve gerçekten kime ait olduğunun anlamını sonsuza dek değiştirecekti.
Annem Meral üç ay önce vefat ettiğinde, kederin beni ikinci bir gölge gibi takip edeceğini beklemiyordum.
Ama ihaneti hiç beklemiyordum.
Hastalığının ağırlaştığını öğrenir öğrenmez İstanbul’dan İzmir’e döndüm. Hiç tereddüt etmeden işimden ayrıldım. Nasıl olsa kısa sürede geri dönerim diye düşünerek yalnızca bir haftalık kıyafet almıştım.
Ama içten içe biliyordum…
Bu dönüş kalıcıydı.
Ablam Zeynep’in telefondaki sesini duyduğum an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissetmiştim.
Annemin son altı haftası sessiz, acı dolu ama bir o kadar da mahremdi. Ben onun bakıcısıydım; ama daha çok, hayatının son tanığıydım.
Ellerinin titrediği günlerde faturalarını ve mektuplarını ayırmasına yardım ettim. Her şeyi dosyalara koyar, arada hiçbir şey değişmemiş gibi belgeleri güncellerdi.
“Ne olur ne olmaz,” derdi hep.
Bazı günler konuşurdu.
Bazı günlerse yalnızca pencereden dışarı bakar, rüzgârı izler ve benim sessizce yanında oturmamı isterdi.
Ablam Zeynep, o altı hafta boyunca eve sadece iki kez geldi.
İlkinde, üzerinde market etiketi duran bir poğaça kutusu bırakıp paltoyu bile çıkarmadan gitti.
İkincisinde ise koridordaki dolabı karıştırdı; eski albümlerin olduğu bir kutuyu ve “kaybolmasın” dediği birkaç takıyı aldı.
İki gelişinde de annemin başında neredeyse hiç durmadı.
“Onu böyle görmeye dayanamıyorum,” dedi kapıda, yerinde duramadan.
“Çok zor Elif… Senin kadar güçlü değilim.”
“Annem için daha zor,” demek istedim.
Ama kelimeler boğazımda düğümlendi.
Yorgundum. Tartışacak gücüm yoktu.
Kendime hep şunu söyledim:
“Herkes kederi farklı yaşar.”
Ama ben oradaydım.
Her gün..Devamı sonrki syfada..