
„Kızgın mısın?” diye sordu Valeria, parmaklarıyla bankın kenarını sımsıkı tutarak, sanki gözünü kırpsa wszystko zniknie.
„Hayır… kızgın değilim,” dedim. İçimde, öfkesi çoktan küle dönmüş bir adam gibi hissediyordum. „Sadece… çok yorgunum.”
Kız başını salladı; sanki bu sözlerin ne anlama geldiğini tam olarak biliyordu. Sanki yedi yıl yaşam, ona çoğu yetişkinin on yıllar içinde bile öğrenemediğini öğretmişti.
Bir süre sessizce etrafa baktık — bebek arabasıyla geçen bir kadın, iki çocuğun bisikletle meydanı hızla kesmesi, yaşlı bir adamın gazete büfesini kapatması… Sonra Valeria fısıldar gibi powiedziała:
„İstersen… seninle gelebilirim.”
Kalbim bir an hızlandı. Onun kimsesi yoktu. Benim — tylko tydzień. Ama bu sözler… hayal bile edemediğim bir başlangıç gibiydi.
„İsterim,” dedim usulca. „Ama önce… kim olduğumu bilmen gerek.”
Ona her şeyi anlattım — rapor sunan bir işadamı gibi değil, yıllar sonra ilk kez birine güvenebilen bir insan gibi. Hastalığımı. Altı haftanın nasıl kırka dwa güne indiğini. Evimde ne eş, ne çocuk, ne de beni bekleyen herhangi bir canlının olmadığını.
Valeria sessizce, dizlerini karnına çekmiş halde dinledi.
„Yani… öleceksin?” diye sordu, korkusuzca — anlamak ister gibi.Devamı sonrki syfada..